"O, bütün evreni hep içinde yaşatmıştı. Ölen, işte o evrendi. Gökyüzü, yeryüzü, dağlar.. onun içindeydi. Bunlar o idi. Dişi kurt Akbar, büyük deniz ve onda gördüğü her şey kendisiydi. Evet, hayatı boyunca görebildiği, tanıyabildiği her şey, bütün bu küçük evren, bu mikrocosmos, hep o idi. Her zaman, ama bilmeden, bütün dünyayı içinde taşımış, içinde yaşatmıştı. İşte şimdi o dünya batmış, yok olup gitmişti. Kalıbıyla yine kendisine benziyordu ama, artık başka yerlerdeydi. Yabancı olmuştu dünyasına. O yüzden de artık o başka biriydi. Onun tek ve benzeri olmayan evreni, hiçbir zaman hiçbir yerde olmayacaktı. Boston, yalnız, yapayalnız devam etti yoluna..."
"Çocuğuna ve çocuğunun annesine bağlılığı, varlığının en büyük anlamı ve amacı gibi geliyordu ona. Karısını ve çocuğunu sevmek, bu dünyada sahip olunacak en büyük servet, en büyük amaç değil miydi? Başka hiçbir şey beklemiyordu hayattan. Duygularını hiç dile getirmese de Gülümhan'ın da aynı şeyleri hissettiği belli oluyordu..."
"Rüzgarın görünmeyen bir saban demiri gibi suyun üzerinde oluşturduğu muntazam çizgiler üzerinde koşuşan köpüklü dalgalara bakacak, ağlayacak, bu dalgalara karışıp yok olmak isteyecekti. Dalgalar bir yükseliyor, bir devrilip batıyor, sonra kendi köpüğünün içinden yine meydana çıkıyordu. Onların bu hali gibi, onda da yaşamak arzusu, ölüp ölüp diriliyordu..."