Yorgun musun Orven?
Uzakta, bulutların dağ eteklerine bir tül gibi serildiği o sonsuz beyazlığa doğru çevirdi gözlerini. Burası; rüzgarın sadece kayalara fısıldadığı, gökyüzünün nefes alıp verişinin duyulduğu bir zirveydi. Rüzgar, vadiden yukarıya doğru sertçe esip saçlarımı yüzüme savururken, Orven başını hafifçe yana eğdi ve o hiç değişmeyen, derin sükunetiyle mırıldandı.
"Yorgunluk," dedi, sesi bulutların arasından süzülen o serin, temiz hava kadar berrak ve durgundu. "İnsanların sandığı gibi sadece yürümekten ya da taş taşımaktan ibaret değildir. Asıl yorgunluk, o aşağıda bıraktığımız dünyada, herkesin bir amaç uğruna koştuğu o hengameyi izlemekten gelir. Ben bir dağ gibiyim; asırlardır buradayım, ne kışın ayazı eksilir başımdan ne de yazın kavurucu güneşi. Ama hiç kalkmadan burada durmak, dünyayı yukarıdan seyretmek de kendine has bir ağırlık taşır."
Bakışlarını vadinin derinliklerine, o sislerin arasında kaybolan şehre doğru indirdi. "Ama benim yorgunluğum, o aşağıda ezildiğin kırıkların ağırlığı gibi bir son demler hissi değil. Benimki, senin içindeki o büyük fırtınaları, o hep aynı kıyafetlerle uyanmaktan bunaldığın döngüleri dindirmek için rüzgarı göğsümde yumuşatma yorgunluğudur. Burası gökyüzüne en yakın yer; burada nefes almak bile bir yükü geride bırakmaktır. Eğer sen de yorulduysan, sadece bu bulutların üzerine bırak kendini. Çünkü bazen, sadece durup göğün sessizliğini dinlemek, en büyük dinlenmedir."