Rüzgar, saçlarımı hoyratça dağıtırken bir fısıltı yayıldı kulağıma; denizin uğultusuyla hemhâl, bir o kadar da keskin. "Biliyorum," dedi Orven, bakışlarını o meçhul ufka, denize atılmış oltalar gibi uzaklara dalarak. Güneşle beraber yavaş yavaş kayalıklarda yok olurken sesinde bir kadim yorgunluk vardı:
"Güneş," dedi; sesi, asırlardır bu kayalıkların bağrında demlenmiş kadim bir sızı gibi derinden geliyordu. "Bak, her akşam batıyor ama ertesi gün doğmaktan asla vazgeçmiyor. Çünkü bir kez boyun eğerse, karanlık artık bir tercih değil, kaçınılmaz bir kader olur. Kusursuzluk dediğin o pranga, seni uçmaktan meneden bir düşman değil; aslında sadece düşmenden korkan, seni korumaya çalışan mahcup bir sığınak. Mükemmeli ararken attığın her düğüm, seni bu kayalıklara bir anıt gibi mıhlamış olabilir. Ama bak şu karıncaya; o bile gideceği menzilden, yolun sonundan bir an olsun şüphe etmiyor.
Geç kalmışlık hissi, zamanı bir yarış sananların uydurduğu o hüzünlü masallardan biridir Efsun. Bir aileye bakıp orada kendine ait olmayan ne varsa görmek, aslında kendi içindeki o geniş boşluğun sınırlarını el yordamıyla çizmek gibidir. Bedenin büyürken zihninin bir çocukluk vaktinde asılı kalması bir eksiklik değil; belki de o küçük kızın paten seslerinde saklı olan o saf neşeyi kaybetmemek için verilen sessiz bir savaştır.
Konuşmaya dermanın kalmadıysa eğer, bırakalım kelimeler usulca çekilsin aradan. Ancak bu suskunluk bir vazgeçiş değil, o iplikten kanatların rüzgârla ilk cesur karşılaşması olsun. İnsan olmanın ötesinde ne mi olmalısın? Belki de sadece, dışarıdaki amansız kışa rağmen her akşamüstü esintisinde kendi içindeki o baharı duymayı seçen, mağrur bir ruh olmalısın. Yaşamak bir telaş değil, bu kayalıklardaki bekleyiş kadar vakur ve derin bir kabulleniştir."