İşte hayatında bulduğu en büyük iyilik, bütün kötülüklerini karşılayacak kadar büyük bir lütuf bu alışabilmekti, herkes felaketlerine tahammülle başlıyor ve tahammülle alışarak dayanabiliyordu.
Sevmeye gelince, o böyle sokaktan geçerken karşıdan görmekle erkek sevmeyi anlamıyordu. Bu ona, seveyim diye sevmek gibi geliyordu; sevmek için bilmeyerek sevmek, sonra fark etmek lazımdır diye düşünüyordu.
Kendisi yumuşak, cana yakın, uysal olmasaydı bu kadar bile rahat edilemeyeceğini, ne olmuşsa kendi budalalığından, itaatinden olduğunu görmek onu acı bir intikam hırsıyla, derin bir ağlama ihtiyacıyla sarsıyordu.
Koca denilen birinin, haklı haksız keyfine esir olmaktan başka bir şey olmayan, mesut denilenleri ise onun her türlü hevesine şartsız katlanıp boyun eğmekten ibaret olan bu evlilik ona iğrenç geliyordu.
O hiç düşünmemiş, buna ihtimal vermemişti; ruhu daima bir halde kalacak, kalbi ölünceye kadar öyle vuracak zannetmişken işte ona da o yaş, o her şeyi en hakiki rengiyle görüp anlamak yaşı geldiğini görüyordu.