Eskiden birbirimizi kaybettiğimiz ya da bir krizin ertesinde terk ettiğimiz zaman, son görüştüğümüz
yerde beklerdik tekrar buluşmak için. Bir defasında, Kinyas beni üç ay bir bankta beklemişti. Ben çekip gitmeden, oturup birkaç kelime ettiğimiz. bankta. Ama birbirimize şöyle garip notlar, kesin sözler hiç yazmamıştık.
ilk defa zor uyumak. Gerçekten zor.
Benim vicdanım hiç olmadı ki! Ne sızlıyor böyle içimde? Ne engelliyor kendimden geçmemi? Bazıları kolsuz doğar. Ben vicdansız gelmişim dünyaya. Vicdansızım.
Yalnızlık, insanın içindeki gizli mabettir... Benim yalnızlığım ise, hayatım boyunca ürkütücü bir hızla büyümüş ve sosyal denilebilecek bütün yeteneklerimi teker teker yok etmiştir. Bedenimin çevresinde yıllar boyu inşa etmiş olduğum ve yakında kapısını tamamen içeriden kilitlemeyi düşündüğüm yalnızlık katedralim, belki de şimdiye kadar başardığım tek iştir..
Bir insanın yalnızlığı üzerine söylenecek
o kadar söz vardır ki! O kadar büyüktür ki
yalnızlık. O kadar kalabalıktır ki. Dünyayı
dolduran canlılardan uzak bir hayat yaşamak ya da binlerce bedenin arasında olup hiçbirini dinlemeden ilerlemek. Hepsi de, yalnızlığın türleridir.
Kolay değildir yalnızlık. Ögrenilmesi gerekir. Tabii eşleri öldükten sonra otuz dört yıl evlenmeden yaşayan yaşlı kadınların yalnızlığı değil bahsettiğim. Daha çok benim gibi, kendini dünyada üzerinde yaşayan tek canlı olarak gören ve hisseden adamların yalnızlığından bahsediyorum. Böyle bir tercihin nedeni yıllarca düşünülse bulunmaz. Çünkü tek bir nedeni yoktur insanları reddetmenin. Uzun bir süreçtir. Dokuz yaşlarında başlar ve gerçekten
yalnız kalana kadar devam eder. Yalnızlık paranın çektiği dostluklarla, fahişelerle bozulur arada bir. Sonra hepsi biter..