Evlilik, gerçek bir yol arkadaşlığı ilişkisine dönüşemediğinde; insanların kendi olmasını engelleyen, benliklerini kısıtlayan, kendilerini sahte bir güven duygusu içinde avuttukları, günün sonunda herkesin yalnız hissettiği bir tür çocuk büyütme projesine dönüşür.
Birey olmak, yaşamın en temel görevi ve anlamıdır. Ancak pek çok evlilik, ne yazık ki bu temel görevi engelleyen bir yapıya dönüşür. Çiftler, gerçek benliklerini ifade etmek yerine, toplumsal kalıpların empoze ettiği maskelerini takar ve birbirleriyle toplumsal roller üzerinden ilişki kurarlar. "İyi eş", "iyi anne", "iyi baba" rollerinin arkasına gizlenen birey, zamanla kendi özüyle, yani benliğiyle temasını kaybeder. Benliğiyle teması kaybeden kişi, kendini besleyecek beklentilerini bilinç dışına iter ve eşiyle sahte bir uyum yaratır.
Bu sahte uyumun yarattığı güven duygusu, aslında derin bir illüzyondur. Çiftler, birbirlerini gerçekten tanımadıkları, ruhsal derinliklerine temas edemedikleri için yüzeysel bir aidiyet hissine tutunurlar. Böylesi bir evlilik, zamanla bir tür fonksiyonel ortaklığa dönüşür. Çocuk yetiştirmek, maddi ihtiyaçları karşılamak, toplumsal statüyü korumak gibi dışsal hedefler, ilişkinin merkezine yerleşir. Kişi, kendi içsel bütünlüğünü aramak yerine, dışsal rollerde kaybolur ve özüyle bağlantısını kaybeder. Günün sonunda ise her iki taraf da derin bir yalnızlık hisseder. Çünkü görülmemiş, duyulmamış ve anlaşılmamışlardır. Yanlarında bir partner var gibi görünse de gerçekte ruhsal düzeyde kimse yoktur.
İşte bu noktada evlilik, iki insanın ortak görevler ve roller etrafında döndüğü ancak hiçbir zaman yakınlık yaşayamadığı, ruhun hapishanesi haline dönüşür.
- Tunç T.