• - ... “Evcilleştirmek” ne demek?
    - Çoktan unutulmuş bir şey aslında, dedim tilki. “İki kişinin arasında bağ kurmak” anlamına geliyor.
    - Bağ kurmak mı?
    - Kesinlikle, dedi tilki. Örneğin sen benim için şu an, etraftaki yüz bin küçük oğlan çocuğuna tıpatıp benzeyen herhangi bir çocuksun. Sana ihtiyacım da yok. Ben de şu an senin için diğer yüz bin tilkiden farksızım. Ama beni evcilleştirirsen eğer, o zaman birbirimize ihtiyacımız olur. Sen benim için bu dünyada bir eşi daha olmayan biri olursun. Ben de senin için eşsiz, benzersiz olurum...
    Antoine De Saint-Exupéry
    Sayfa 70 - Kırmızı kedi yayınevi
  • Kedimle bağ kurmak için çok çaba harcadım, ama yakın çevremdeki insanlar söz konusu olunca biraz mesafeli olmayı tercih ederim.
  • “günaydın” dedi tilki.
    “günaydın” dedi küçük prens kibarca. ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.
    “buradayım! elma ağacının altında.”
    “sen kimsin? çok güzel görünüyorsun.”
    “ben bir tilkiyim.”
    “gel, birlikte oynayalım. öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
    “seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
    “buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. ama biraz düşündükten sonra: ”evcil ne demek?” diye sordu.
    “anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”
    “insanları arıyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
    “insanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. tam bir baş belasıdırlar. bir de tavuk yetiştirirler. tüm işleri bundan ibarettir. sen de mi tavuk arıyorsun?”
    “hayır, ben arkadaş arıyorum. ama ‘evcil’ ne demek?”
    “bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘bağ kurmak’ anlamına gelir.”
  • Toplumsal ilgi, Adler'in son zamanlanndaki çalışmalarında (Ansbacher & Ansbacher, 1970) meslek, toplum ve sevgi hakkındaki yazılannda kapsamlı bir biçimde tartışılmıştır. Toplumsal ilgi üç aşamada evrimleşir: bunlar; yetenek, kabiliyet ve ikincil dinamik özelliklerdir (Ansbacher, 1977). Bir birey iş birliği ve toplumsal yaşam için doğal bir yetenek veya kabiliyet göstermektedir. Yetenek geliştikten sonra birey, çeşitli etkinliklerde toplumsal iş birliği göstermek için kabiliyet geliştirir. Bu kabiliyetler gelişirken ikincil dinamik özellikler kendilerini daha sonra toplumsal ilgiyi dışa vurma yolu hâline gelecek şekilde çeşitli aktivitelere yönelik tutum ve ilgi olarak gösterirler. Adler toplumsal ilgiyi doğal bir kavram olarak görmesine karşın, ebeveyn-çocuk ilişkisinin toplumsal ilginin geliştirilmesinde hayli etkili olduğuna inanmaktadır.

    Toplumsal ilginin doğduğu ve öğretildiği ilk ilişki anne-çocuk bağıdır. Adler, çocuğunda iş birliği ve arkadaşlık algısı geliştirmeyi annenin görevi olarak görmektedir. Anne, çocuğuyla ilgilenerek ona bir ilgilenme modeli aktarmaktadır. Buna ek olarak, annenin eşine, diğer çocuklarına, arkadaşlarına ve akrabalarına olan ilgisi bir toplumsal ilgi modeli olmaktadır. Eğer anne, çocuklarına değil, sadece arkadaşlarına ve akrabalarına odaklanırsa ya da arkadaşları ve akrabalarına değil, sadece eşine odaklanırsa, çocuğun toplumsal ilgi geliştirme potansiyeli sekteye uğrayabilir. Eğer toplumsal ilgi gerçekten engellenirse, o zaman çocuk başkaları üzerinde üstünlük kurmak, başkalarını kendi kişisel kazançları için kullanmak veya başkalarıyla iletişimden kaçınmak isteyebileceği bir tutum geliştirebilir. Toplumsal ilginin gelişmesinde en erken ve en önemli ilişki, anne-çocuk ilişkisi olmasına rağmen, baba-çocuk ilişkisi de önemlidir ve baba ailesine, mesleğine ve toplumsal kurumlara yönelik uygun bir tutum göstermelidir. VVatts (2003) aileyle bağ kurma ve ebeveynlerine bağlanmanın Adlerci kuramdaki önemini tanımlamaktadır. Adler'e göre, bir ebeveynin duygusal veya toplumsal olarak kopması veya otoriterliği, çocukta toplumsal ilginin eksikliğine yol açabilir. Anne ve baba arasındaki ilişki çocuk için önemli bir modeldir. Eğer evlilik mutsuzsa ve ebeveynler sürekli tartışıyorsa çocuğun sosyal ilgi geliştirme fırsatlarından biri kaçırılmış demektir. Eşler arasındaki bağışlayıcılık, gelişmiş ilişkilere yol açabilecek bir sosyal ilgi davranışıdır (McBrien, 2004). Ebeveyn ilişkisi, romantik ilişkileri ve genel uyumu etkileyerek, ileriki yıllarda çocuğun yaşam biçimini etkileyebilir.

    Toplumsal ilgi kavramı o kadar önemlidir ki, Adler bunu psikolojik sağlığı ölçmek için kullanmıştır. Eğer bir kişinin sosyal ilgi düzeyi düşükse, bu kişi benmerkezcidir, başkalarını alaşağı etmeye eğilimlidir ve yapıcı hedeflerden yoksundur. Toplumsal ilgi bir kişinin tüm hayatı boyunca önemlidir. Yaşlılıkta bireyler artık çalışmasa, çocuk yetiştirmese bile cesaretlendirme ve sosyal ilgiyi öne çıkarma anlamlı bir yaşam sürdürmeye yardımcı olabilir (Penick, 2004). Adler toplumsal ilginin gelişimiyle yardımcı olabileceğini umduğu, suça eğilimli ve antisosyal örneklemlerde toplumsal ilginin sorunlu gelişimine, çağının diğer kişilik kuramcılan ve psikoterapistlerinden daha çok ilgi duymuştur (Ansbacher, 1977; Ansbacher & Ansbacher, 1956, ss. 411-417).
  • Kanun demek, birbirinden ayrı iki ya da daha çok olayın arasında sabit bir bağ kurmak demektir. Öyle ki, bu bağ zamanla ya da mekanla değişmemelidir.
  • Insanı eskiye dönüp vahşi doğada tek başına yaşamaya, sadece ormandan ve doğadan; gerektikçe de parayla değil takas yoluyla geçinmeye iten dürtüleri çok güzel anlatan ve aslında hepimizin içinde (az ya da benimki gibi dayanılmayacak boyutta) bulunan bu eğilime ışık tutan çok güzel bir başucu kitabı. Doğaya, doğal yaşama, anti-modernizme, bireyciliğe ve sivil itaatsizliğe bu kadar yatkınken bu kitabı daha önce okumamış, hatta duymamış olmam gerçekten şaşırtıcı. Belki benim gibileriniz vardır diye birkaç şey yazmak istedim.

    Öncelikle kitaba “doğada yaşam rehberi” gibi sıfatlar yakıştırmak kesinlikle yanlış olur. Kitap kesinlikle bir rehber ya da alet yapımında vs. yol gösterici olarak kullanılabilecek türden değil; tamamen monologlarla ilerleyen ve daha çok Doppler’ı ormanda yaşamaya iten bireysel içgüdülerine odaklanan bir anlatımı var.

    Çoğu açıdan Throeau’nun Walden’ından esinlenildiğini hissettiğim yerleri oldu. Doppler’ın modern yaşamın ihtiyaç duymadığımız şeyleri sürekli ve gittikçe daha güçlü bir şekilde gereksindirmesine başkaldırıp tek başına ormana taşınmasından ve basit yaşayarak avcı-toplayıcı yaşama geri dönmesinden tutun, popüler kültürü (kızının Yüzüklerin Efendisi takıntısı nedeniyle dahil olduğu ve o dönem fantastik dünyanın zirve yapmasıyla bu durumu fırsat bilip ticarete dökerek  birçok açıdan para kazanma kapısı bulan yeni kapitalist kültür üzerinden) trajikomik bir biçimde eleştirmesine ve tüketim toplumuna kafa tutarak yürüttüğü takas ekonomisine kadar her bir tutumu Thoreau’nun sivil itaatsizliğini çağrıştırmakta. Kent yaşamının git gide daha fazla tüketmeye ve satın almaya odaklı, algı yönetimiyle çocukluktan başlayarak insanlara satın almanın özgürleştirdiği düşüncesini yükleyen ancak aslında onları eşyalara zincirlerle bağımlı kılan evrimini çok güzel bir şekilde eleştiriyor yazar, kahramanımız Doppler’ın dilinden. Tıpkı “Walden”da betimlenen yaşama biçimi gibi Doppler’ın seçtiği de öyle kolay kolay üstesinden gelinecek türden değil. Tek başına, zorlu, kendine yeterliği gözeten bir yaşam bu. Yalınlık üzerine kurulu bir yaşam. Başka varlıklara haksızlık yapmamayı gözeten bir yaşam. Walden Gölü’nde Thoreau’yla yönetim arasındaki ilişkinin neredeyse tıpatıp benzerini, kitapta Doppler ve kafa tuttuğu siyasi gereklilikler arasında da görmekteyiz. Ancak tabii ki yazar Loe’nun Norveçli oluşu, romana daha Nordik bir hava katmış ve kuzey ormanlarının esintisini sunmuş; bunun yanında günümüz Norveç kültürünü de mizahi bir dille eleştirmiş. Türk okuruna kısmen yabancı olduğunu düşündüğüm (evrenselleşen Amerikan kültürüne kıyasla) kuzey kültürünü eleştirel bir açıdan okumak için de kitap birebir. Yazımın sonunda yer alan alıntılarda bu kısımlara dair örnekleri de görebilirsiniz.

    Hayatı boyunca her işte başarılı olmuş, Norveç’in seçkin ailelerinden biri olan ve standartların üstünde bir yaşama sahip olan Doppler, bir gün ormanda bisikletten düşmesiyle hayatındaki gereksiz lükslerin ve anlamsızlıkların farkına varır. Birden tüm hayatını, ailesini, işini ve hayatının temelini oluşturan tüm o orta sınıf idealleriyle gerekliliklerini sorgulamaya başlar ve bu sorgulama süreci, her şeyi geride bırakıp ormana taşınma kararıyla sonuçlanır.  Daha önce neredeyse hiç tanımadığı babasının ölümüyle hayatın anlamsızlığı ve var olma – yok olma süreci üzerine düşünmeye başlar. Ormanda kurduğu çadırının içinde yalnız ve tek başına olmaktan mutludur. Ancak bir gün, vazgeçemediği bir lüks olan ve insanlığın en üst düzeyi olarak gördüğü yağsız süt krizine girmesiyle modern toplumla ilişki kurmak durumunda kalır ve kendi çapında takas ekonomisini başlatır. Anlaştığı bir süpermarketten, avladığı geyik etlerine karşılık süt ve gerekli birkaç malzeme alarak ihtiyaçlarını giderir. Bu sırada avladığı geyiğin yavrusuyla aralarında bir bağ oluşur ve ona Bongo adını vererek çadırına alır; birlikte yaşamaya başlarlar.

    Orman yaşamına git gide daha çok adapte olan ve eski yaşamının hiçbir kolaylığına özlem duymayan Doppler, ailesinin ihtiyaçlarından dolayı bir-iki günlüğüne tekrar eve dönmek zorunda kalınca eski hayatından ve eskiden olduğu kişiden ne kadar uzaklaştığını bir kez daha fark eder. Bu aşamada da günümüzün, sözde hayatımızı kolaylaştıran teknolojilerini ve ekranlarla çepeçevre sarılmış, hiçbir şeye zamanımızın kalmadığını hissettiren gündelik telaşlarımızı tamamen doğal bir gözlemle eleştirir.

    Zaman zaman maddi durumu epey yüksek ailelerin yaşadığı semte giderek hırsızlık yapması kitapta eleştirilebilir bir nokta olabilir; ancak bu evlerden birinde yaşayan Bay Düsseldorf ile geliştirdiği ilişkiyle bunun altında yatan düşüncelerini de açıklar Doppler. Hatta bir gece kendi evinde kalırken eve girmeye çalışan hırsızla geliştirdiği dostluk, olaya tamamen bambaşka bir perspektiften bakmamızı sağlamakta.

    Son olarak değinmek istediğim nokta Doppler’ın çocuklarıyla ilişkisi. Başarıya ve başarılı olmaya kafa tutmuş biri olarak Doppler çocuklarını alışılagelmiş kalıplarla yetiştirmeye kesinlikle karşı. Hatta okulunda, derslerinde, sosyal aktivitelerinde anladığımız türden “başarılı” olmuş kızını “kurtarılamaz” olarak tanımlıyor. Küçük oğlunun doğayla iç içeliğini ve doğal yaşama yatkınlığını daha çok kendine benzeten Doppler, oğlunun da ormandaki çadırda kendisiyle yaşamaya başlamasıyla farklı bir tutum belirler. Kesinlikle geleneksel bir baba olarak değil, kendi başının çaresine bakmayı öğrenmesini amaçlayan bir tarzda, gelenekselcilerin soğuk ve mesafeli olarak tanımlayacağı bir şekilde yaklaşır oğluna. Doppler ve oğlunun ilişkisi bana sık sık “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” kitabını anımsattı bu açıdan. Gerek o alışılmışın dışına çıkmış “baba” figürü, gerekse doğada yaşamın zorluklarıyla yüzleşip kendi çözüm yollarını belirleyebilen çocuklar yetiştirmeleri açısından. Bunun yanı sıra Doppler’ın düşünce yapısı, sterilize edilmiş modern hayatı sorgulayışı ve kaçışı açısından da Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı’ndan tanıdığımız Phaedrus’a oldukça yakın durduğunu görmekteyiz.

    Değinilebilecek pek çok şey var ancak kitabın büyüsünü bozmamak adına burada bırakıyorum. Tavsiyemse, bir an önce Doppler, oğlu Gregus ve geyik Bongo’nun Norveç ormanlarında geçen bu hikayesine ortak olmanız!

    Kitlesel olanın şöyle ya da böyle, her zaman ilk planda yer aldığı ülkemizde, Thoreau’nun, Doppler’ın ve onlar gibi ormanlarda doğala ve doğaya dönmüş olanların sesini daha çok duyurması dileğiyle. Unutulmamalıdır ki, yalınlık da haksızlık da kişinin yüreğindedir. Yüreğiyle düşünen kişiler olmak da bir yol!