• Nisan yağmuru düştümü toprağa,
    Nefes olur dalında kuruyan yaprağa,
    Belki bahar gelmedi amma,
    Kokusu bile hoş gelir cana.

    Göge Bakma Durağı
  • Göğü kucaklayıp getirdim sana
    kokla
    açılırsın
    solmuşsun
    benzin sararmış
    yorgun bir işçinin yüzüne benziyor yüzün
    öyle bükük bakma bana
    çam kolonyası getirdim sana
    kentli dağlıların haklı sevdasını
    bolu ormanlarından çarpan bir koku
    sanki köroğlunun ter kokusu
    aman kokusu, billah kokusu
    canlarım ,canım benim
    üzme kendini bu kadar
    sana umudu öğretemeyenlerin suçu mu var
    bak yeryüzü ne kadar geniş
    ne kadar dar
    Dur
    akıtma gönlüm yaşını
    gözünden öpecek bir yer bırak
    oy bana en yakın
    bana en uzak
    sevgili yar
    hasretine vur beni
    Giyecek çamaşır getirdim sana
    adettir diye değil, sevdim diyedir
    bağışla, eski biraz
    bedenim uygundur diye bedenine
    elimle yıkadım, ütüledim
    elma ağacında kuruttum
    Günler sarmal bir yay gibi
    bunu unutma
    bahar annemizin yemenisindeki solgun çiçektir
    bunu unutma
    seni ben her yerinden öperim
    beni unutma
    Kadere inansaydım
    sana inanırdım
    düşürmem sigaramın ucundaki külü ben
    öyle kırık bakma bana
    caddeler nasılda genişliyor
    sana bunu söyleyecektim
    bileyli bir makas vardı yanımda
    sana bunu söyleyecektim
    hadi kes büyüyen tırnaklarındaki kiri
    sana bunu........
    oyyy nasıl söyleyebilirim
    deliren sevdamızın kısrak huyunu
    Elimi tut
    tuttururlar, o kadarına izin verirler
    kahreden bir ayrılığın çılgınlığı değil bu
    bir isyanın kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız
    sen içerde
    ben dışarda.....
    oyyy mahpusluk mahpusluk...... (şubat 1973/
  • 400 syf.
    ·1 günde·10/10
    Rita Hunter kaleminde en en çok sevdiğim şey kadın karakterlerinin her durumda kendini bilen, kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilen kadınlar olması..
    Bu birçok kitapta göremeyeceğimiz nadir bir özelliktir..
    Hep bir korunmaya muhtaç olma durumu söz konusudur çünkü.
    Alison için ise durum böyle değildi. 19 yaşında başına gelen üzücü bir olay karşısında bile kimseye muhtaç olmadan harika bir şekilde kendi ayaklarının üzerinde durmayı başardı.
    Isabella benim ilk göz ağrım ama ondan sonraki sıraya kesinlikle Alison'ı oturtabilirim.
    Tristan ise..
    Neredeyse kitabın yarısına kadar o gözlerindeki ve sözlerindeki önyargıyı söküp atabilmek isterdim.
    Kitapta her şey tadındaydı bana göre. Ne dramlar çok uzatılmış, ne korkular..
    Hani bu tarzlarda alışkın olduğumuz saçma sapan hareketlerden uzak, günün sonunda kitabın kapağını kapattığınızda yüzünüzde tebessüm oluşturabilecek türden bir kitaptı :)
    Benim için tek sorun etiketiydi. 25 liralık kitabın 35 liraya yükselmesi..
    Biliyorum her kitapta neredeyse artık en az 10-15 arası bir artış söz konusu fiyatlarında
    Bu da artık bizleri Zor durumda bırakıyor maalesef.
    Gerçi desenize yani hani soğanı bile 10 liraya aldığımız bir ülkede kitabın bu fiyatlara satılması kadar normal bir şey olabilir mi!!
  • "Hiç koku sürünmezdi. Fakat daima teninden sızan bir bahar kokusu taşırdı."
  • Sevdiğim bir sevgili var
    Ben den çok uzaklarda
    Gönlümden bir parça var onda
    Al beni yanına ey güzel yar

    Seni benden kopardılar
    Bir baharın ilk sabahında
    Bir gül gibisin, bir gül
    Seni gül gibi kopardılar benden

    Solma ey güzel canani
    Bahar daha bitmedi
    Uyan da ey sevgili
    Kırlarda dolaşalım birlikte

    Baharın gül kokusu gibisin
    Senin kokuna hasret kaldım
    Rüzgarlara seslendim ki
    Cananımdan bir haber getirsinler diye

    Ey cananım nerede kaldın
    Bekletme beni, mezar taşının başında
    Ses yapmayın ey ahali !
    Burda uyan benim yarimdir

    ARAP ŞAİR
  • 241 syf.
    Nasıl ki şimdilerde yeryüzü çiçekli bahar örtüsünü üzerine giymeye başlıyorsa, kendimce kıymetini idrakten oldukça uzak olduğum bu kutlu zaman dilimlerinde de kalbimdeki ve ruhumdaki ölü toprağını üzerimden nasıl atmam gerektiği muhasebesiyle avare avare yerimde sayarken, açlığımı ve susuzluğumu gidereceklerinden oldukça emin bir şekilde 'iman tazeleme' hissiyle Efendimiz'in( sav) kalbinden beslenen, girdikleri her ortamda Efendimiz'in (sav) insibağıyla boyanan, O'nun (sav) hâliyle hallenen, derdiyle dertlenen, kelâmıyla nefes alarak, milimi milimine peygamber yolunu takip eden,onları en üst düzeyde temsil eden sahabelere müracaat etmek istedim.

    Efendimiz'in (sav); "En hayırlılarınız benim çağımda yaşayanlardır. Sonra onu takip edenler (tabiin), sonra da onları takip edenler (tebe-i tabiin) gelir." hadisi şerifinde buyurdugu gibi eğer asırların en hayırlısında yaşayan insanları görmez, anlamaz, onların kudsi cazibesine kapılıp o yolu takip etmezsek müslümanlığı doğru anlayıp nasıl doğru yorumlayabiliriz ki?!
    Sahabeler ki peygamberlerin yürüdükleri yoldan yürümüşler, peygamber öğretisini tüm zorluklara rağmen arızasız temsil etmisler. Bize düşen de yol belli, metod belli, izlerini takip ederek o yola bağlı kalmak.

    Maalesef en başta şahsım adına aksak ve topal bir kullukla Rıza'nın peşindeyiz. En hayırlıları 'hayırsız' adletme küstahlığına girerek egomuzun ve kibrimizin kulluğuna el pençe divan durmuş durumdayız. Taklidin, şeklin, suretin mağdurlarıyız. Kendimizi 'yeterli görme' çiğliğindeyiz. Yetimiz; his yetimi, ufuk yetimiyiz. Yiyip, içip, yatan iki günü esit olan ziyanın, iflas ettiğimiz kârının peşindeyiz halen. Velhâsıl eşrefi mahlukat olan insan'ın yaratılış gayesine öylesine uzak yaşıyoruz ki. Meselenin kötü tarafı ise bu uzaklığın farkında olamayışımız, halimizi her koşulda 'tamam' görüşümüz, ezikliğini hissetmeyişimiz ...

    Oysaki muhtaçlığımız boyumuzu aşkın. Dünyayı elinin tersiyle iten, ilâ'yı kelimetullah noktasında konsantrasyonları oldukça sağlam olan o aydınlatıcı tayfların o kudsi atmosferine, istikamet noktasındaki azim ve kararlılıklarına oldukça muhtacız. Ancak iç dünyamızdaki açlığı; dünyevi ihtiyaçlarla ayaküstü karşılayıp geçiştirmeye çalıştığımız için o dünyevi beklentiler ve dahi gayeler bünyemize yerleşen güve misali delik deşik edecektir er geç 'insan' olma keyfiyetimizi. Şeklen insan gibi gorunsek de sireten oldukça düşündürücü bir vaziyetteyiz!

    Söylemlerin, eylemlere geçirilemediği ama her konuda ahkâm kesildiğimiz, bilgiçlik tasladığımız, değerleri çabuk harcayan, hatırsız, mide bulandırıcı bir çağda yaşıyoruz. Ne olurdu ayetin de işaret ettiği gibi en büyük servet olan ilimle ziynetlenip süslenebilseydik? İlişkilerimiz bile menfaat uğruna hemen kapı dışarı edilme pozisyonunda iken en değer bilinmesi gereken temel disiplinleri inancının gereklerine rağmen, gözden çıkaranları çok görmemek lazım galiba (!)

    Kulluğumu gözden geçirip bir 'dost' arayışında iken, ruhuma iyi geleceğini düşündüğüm hakkında pek de bilgim olmaksızın sadece ve sadece sahabelere ulaşmak adına bir aracı olabilecegini düşündüğüm Necip Fazıl'ın bu eserinin yanıbaşında okurken buldum kendimi. Sahabelerin gönül hanelerine misafir olmak, hislerime ayrı tazelik kattı. Hüznümü iki katına çıkardı. Eksikliğimi, takatsizliğimi gözler önüne serdi diyebilirim. Sahabeyi anlatıyor bu eser. Her bir halkasında Peygamber'in, vahyin soluklarınin izlerini taşıyan sönmüş kalplerimize imdat eden hidayet meşalelerini. Nasıl bir şuurla dolup tasmamız gerektiğini adım adım takip ediyorsunuz onlarla birlikte. Asere-i Mubessere, Ehli Beyt, Bedir Ashabı, Akabe ashabı,Rıdvan Ashabı....gibi hepsine olmasa da yaklaşık 80 küsur sahabenin gönül hanesinde soluklanarak 'sahici' bir kullukla karşılaşıyor, onların tavırlarıyla demleniyorsunuz....


    Hz.Ebubekir 'in (ra) ilk'liğinin,daima yan yana oluşunun,en yakın dost şerefine nail oluşunun, dünyaya ve de dünyalıklara zerrece tamah etmeyişinin, halifeyken kılı kırk yararcasına devletin malını kullanmaktaki hassasiyeti karşısında şimdilerde bizler de Hz.Ömer'in (ra) de ifade ettiği gibi bizlere kulluğu 'yasanmaz kıldın' inkisarının oldukça uzağında oluşumuzun, kalbinde ve de kesesinde ne varsa İslam'a feda edişinin, cömertliğinin, rikkatinin, derinliğinin izini sürüyorsunuz...


    "Ben bir zamanlar şu vadide babam Hattab'ın develerini güderdim!" diyen
    Hz.Ömer'in (ra) tevazusunun şimdilerde gökdelenleri geçen dediğim dedik, burnundan kıl aldırmayan tipleri görünce peygamber ölçülerinden uzak, nasıl da aramızdaki mesafenin günden güne büyüdüğünü, dini keyfimize göre saptırışımızı, olmamız gereken yerle şuanda olduğumuz yer arasındaki uçurum, halimizi gerisin geri gözden gecirmemiz gerektiğine acilen bir işaret olsa gerek. Mührü ki "Nasihat olarak ölüm yeter" diyorsa sayet oturup uzun uzun düşünmeli faniligimizi, anı ıskalamadan....

    Hz. Osman'ın (ra) melekleri kıskandıracak hayasını, Efendimiz'in (sav) "Ben sana sen de bana bitişiğiz." dediği Hz.Ali'nin (ra) secdeye bağlılığı, ince zekası, fetaneti,ilmini, öfkesine hakimiyetini bunun yanında kendimizi ıslah etmeden başkalarını ıslah etme cüretimizi, kontrolsüzlügümüzü,zıvanadan cıkmıslığımızı :((

    "İnsanların beni yalancı çıkardığı devirde bana herkesten evvel iman eden, insanların beni mahrum bıraktığı demlerde bana bütün malını veren odur." dediği sadakat timsali Hz.Hatice'sini,Hümeyram dediği zarafet ve naz timsali, ilimde yoldaş Hz. Aişe'sini ;

    "Fâtıma, benden bir parçadır. Onu üzen beni üzmüş, onu sevindiren beni sevindirmiş olur." dediği kendisi ve zürriyeti ateşten kesilmiş (fâtm),Betûl kendisini Allah'a veren Hz. Fâtıma'sını;

    Efendimiz'in (sav): "Ben size kadr ve kıymeti azîm iki varlık bırakıyorum: Biri, nur ve hidayet kaynağı Kur'ân; öbürü Beyt ehlim..." dediği Ehli Beytinin, torunları Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin'in ne denli kıymetli oluşlarını;

    "- Her Ümmetin bir emini vardır; bizim eminimiz de Ebû Ubeyde Bin Cerrahtır."

    - Sus, anne; senin bin canın olsa da her birini benim İslâmdan dönmem için feda etsen, ben yine dinimde sabit kalırım! diyen Sad ibn-i Ebi Vakkas'ın önceliklerini, yılmazlığını;

    Abdurrahman Bin Avf'ın ikramıyla, cömertliğiyle Cennetle müjdelendigini mahcup bir şekilde idrak ediyorsunuz ...

    Bir gün fakirlikten ötürü şikâyette bulunan zevcesine; "- Sabret, önümüzde öyle bir yokuş var ki, ancak yükü hafif olanlar tırmanabilecek." diyen;
    "Dostun sana çatması, hiç aldırmayıp uzaklaşmasından hayırlıdır." ölçütüyle dostluğa gerçek kıymetini veren (hayirhâh) Ebu'd Derda asıl ismi Uveymir Bin Melik ile kesisecek yolunuz...


    "- Sarımsak yiyenler, ağızlarından kokusu gidinceye kadar mescide gelmesinler!" rivayetinde bulunan Ebu'l Kasım ...

    Develeri helak edecek kadar tesirli nağmelerde bulunan ENCEŞE (ra)...

    Efendimiz'in (sav) mübarek torunlarını öperken benim 10 oğlum var, hiçbirini öpmedim diyen "Merhamet etmeyene merhamet edilmez!" hadisini vesilesiyle aydınlatan Ekrâ (ra)...

    Allah Resulü'nün Bilâl'den sonra en meşhur müezzini... Gayet güzel ve gür sesli, mübarek ellerinin dokunduğu saçlarını kestirmeyen Ebû Mahzûre...

    "İnsana servet olarak ilmi bırakmak yeter!.." diyerek,en fazla hadîs rivayet eden, kedi babası sahabi Ebû Hureyre...

    Uhut'da, Allah Resulünün mübarek yanaklarına batan halkaları dişleriyle çıkararak, bu işi yaparken de ön dişlerinden ikisi kırılan; bu muazzam bağlılığından, ona ön dişleri dibinden kırılmış mânasına, "ehtem" sıfatını verilen sahabi Ebu Ubeyde ...

    Bunun gibi sahabe şuurunu kazanabilecegimiz daha birçok isim...Rabbim en ekmel vasiflarla bizleri vasiflandirsin, halimizi acilen ıslah buyursun.
  • İnsan dimağında yer etmiş bahar kokusu vardır.
    Başka rayihalar, misk ü amberler, tütsüler güzel ve hoş kokular bahar kukusunun yerini dolduramaz. Bir de bahar coşkusu yer etmiştir gönlümüzde. Ümitlerle, sevinçlerle tabiatın yeniden doğuşu, dirilişi, uyanışı pırıl pırıl bir dünya müjdeler ruhumuza. Bahar, yeni bir hayatın penceresini açar ufuklarımıza. Her şey kıpır kıpar canlanmanın mutluluğunu tadar, hazzını yaşar.

    Her şey başka güzellikle arzı endam eder baharda. Güneş ışıltılarıyla yağmur damlacıkları hayat verir, burcu kokulu toprağa. Göklerin mavilerini gökkuşağı sarar sarmalar. Filizlerinin boy attığı ağaçlar gelinliklerini giyer, renklerin yeryüzünü süslediği, çiçek mevsiminin adıdır bahar. Canlı, sevinçli, şevk ve heyecan dolu ışıl ışıl bir aşk ve istiğrak dünyası baharda açar kapılarını.

    “Bizim melmekette bahar gelmiştir.” Diye doğu şivesiyle baharı tarif eden Iğdırlı Şevket Amca’nın hasretle yad ettiği sözlerden çıktı yukardaki satırlar. Özlediği memleketinin bahar güzellikleri, belli ki hayallerini, hülyalarını, rüyalarını, umutlarını süslüyordu. Salondan odaya geçtik. Çaylarımızı yudumlarken çocukluktan itibaren ileri yaşa kadar Iğdır’ın köyünde tabiatla, hayvanlarıyla geçirdiği ömründe yer alan platonik bir dünyaya beraber uzandık.

    “Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla, Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.” Şiirde olduğu gibi uzun uzun anlattı. Sonra, özgürce yaylalarında dolaştığı Şarki Anadolu’nun dağlarından, bağlarından kopup gelmiş, dört duvar arasında yaralı bir ceylan gibi hissetmiş olacak ki yaylaların ve bereketli toprakların insanlara bahşettiği gönül zenginliklerinden yoksullara, yolculara sunduğu ikramlara geçti…

    Bir noktaya dalarak biraz durakladı. Rahmetli vefat edince yer, zaman ve şartların değiştiğini anlattıktan sonra bu dünyada her şey boş ve yalanmış! Dedi. Bu sözlerinden en ücra bir yerdeki o güzelim köyüne gitmek, görmek arzusunun Kafdağı’ndan aşmak kadar imkânsızlığına inanmıştı. Yemyeşil yaylaları, gür ormanları, çiçekli yaylalarıyla memleket özlemi rüyalarını süsleyen bir ukte ve ütopya olarak içinde duracağını ifade ile hayatın gerçeklerine döndü.

    Kendisini toparladı ve “Gerçi burası da iyidir. Huzurevi olmasaydı ne yapardım!” Dedi. Arkasından ekledi: “Buralarda da bahar güzeldir. Karşı dağların zümrüt yamaçları, bağlar, bahçeler her taraf çiçeklerle dolar yakında. Güzel yurdumuzun her köşesi cennet vatandır.” diye sözü bağladı.

    Şevket Amca’ya bu köşede yer almış “O ağacın hikayesi” başlıklı yazıyı okumuştum. Sükunetle başını eğip dikkatle dinledi. Orada geçen: “Böyle bir atmosferde başlamıştı, o ağacın hikayesi. O yaşlı ağaç beni çok etkilemişti. Yaşlı bir insanın halet-i ruhiyesini tasvir ediyor gibi gelmişti bana... “Beyaz saçları, sakalı, sigara isiyle bir kısmı sararmış bıyıklarının ve çatık kaşların örttüğü yüzün geride kalan yanaklarında, alnında ve kalın göz halkalarındaki çok derin çizgilerle şekillenmiş bir yaşlı yüzündeki umutsuz, durgun ve derin bakışları; zayıf, ince, damarları meydana çıkmış elindeki güçsüz, titrek parmaklarının işaretleri…”

    “Demek Müdür Bey, yaşlı ağaçlar insanlara benzermiş ha… o zaman bizler de ağaçlara benzeriz. Önümüzdeki hafta 18 Mart Yaşlı Haftası. Akın akın okul çocuklar bizi ziyarete gelirler. Onlar bizim çiçeklerimiz değil mi?” Yorum yapmadan yüzüne öylesine baktım… Sözlerine devam etti: “Geçici olan her şey boştur… Bizim solmayan çiçeklerimiz, meyvelerimiz yaptığımız iyilikler, ibadetler ve hasenatlardır… Hu sinemden sonra ahirette faydası olmayan her şey boştur…”

    O gün, yaşlı dünyamızın her sene sunduğu ter-ü taze bahar kokusunu dimağımızda hissederken; saf bir Anadolu insanının gönül dünyasına işlemiş bahar güzelliklerini hatırlarken O’nun hislerini, duygularını, özlemlerini beraber yaşamıştık.