Ben bir şey düşünmezdim, bütün insanlar gibi yaşarken pek çok şeyi düşünme gereği duymuyordum. İnsan suyu bilmeyen balık gibiydi, bilmesi için sudan çıkması gerekiyordu.
Hayat mecbur bırakmadıkça insan hayatı boyunca hayatını sorgulamıyordu, sorgulamak için bir sebep gerekiyordu. Hayat pek çok kişiye bu sebebi veriyordu aslında; tesadüf sandığımız karşılaşmalar, kaderin oyunu sandığımız olaylar hayatın GÖR deme biçimiydi. Ama çoğunluk görmezden gelmeyi tercih ediyordu, hayatın akıntısının içinde kaybolup gidiyordu ya da büyük bir kayaya çarpıp parçalanıyordu.
Babaları bilemem ama annelerin bilinçdışında sakladıkları, hayatlarında bir etkisi olmadığını, travmasının çoktan geçmiş gitmiş, tedavi edilmiş olduğuna kesinkes inandıkları ve unuttuklarını sandıkları şeyler bir şekilde kızlarına devroluyor.
İnsanın kendi kendini aşağıladığı küçük anlar çok büyük travmalar aslında çünkü insan kendini kendine karşı savunamıyor. Aşağılayan kendisi, aşağılanan kendisi, nasıl yapsın?
İnsan yaşadıklarını korktuğu için unutur ya da utandığı için. Hatırlayınca acı veriyor diye unutmaz, acı kendini unutturmaz çünkü. Terapilerde açığa çıkan travmalar aslında unutulmamıştır, hep aynı yerde, zihnin ortasında, hatta gözlerin önünde bir yerde duruyordur, sadece dile gelmemiştir. Gerçekten unutulmuş, hafızanın kuyusundan söke söke çıkarılmış bir travma varsa, muhakkak benliği delik deşik edecek kadar büyük bir utancın ya da korkunun parçasıdır.