Onlar konuşur. Bir resim yaparsın, eleştirenler çok olur. Bilen de, bilmeyen de başlar hemen dillerinin uçlarına değen cümleleri söylemeye. Hemen kağıt kalemi ellerine vereceksin. Buyur diyeceksin. Daha güzelini yapın inşallah diyeceksin. Kimse sesini çıkaramaz. Dilleriyle herkesi eleştirmek, herkesi konuşmak öyle kolay ki! Gel, o biri sen ol dediğiniz zaman sus pus olur insanlar. İncitmek için söylemek yerine gerçekten bir eksik varsa, ince bir yağmur gibi söylenmeliydi.
Ah, bu dünya dedikleri mana ve maddeden oluşur. Bunların arasındaki fark şudur:
Mana önce hoş gelmez, tattıkça hoş gelir. Hiç sıkılmazsın.
Madde ise önce hoş gelir, tattıkça hoş gelmez. Sıkar.
Üzerimize üzerimize gelen insanlarla dolu bir dünyaya gözlerimizi açmışız gibi geliyor. Sahi, kim koydu bizi buraya? Tanıdıkça değeri eksilir mi insanların? Tanıdıkça insanların değerlerinin eksildiğini gördüm. İnsanları tanıdıkça buz gibi bi rüzgar esintisi bırakıyorlar içime.
Herkesin yaşamın bazı köşelerinden kendisiyle özdeşleştirdiği detaylar vardır. Kimseye söyleyemez, belki de söylemek istemez. Mekanlar, şarkılar, kitaplar…
Mesela bir kitap, işte bu çok özeldir. Hiç kimse bilmesin, okumasın, o tat bir tek bana özel olsun istersin. Eksik gelir o kitabı okumayan insanlar sana. O kitabı okuyan birini görsen, gurbette hemşerini görmüş gibi muhabbet edesin gelir.