Hiç kimsenin acısını, hiçbir insanın hatta hiçbir canlının derdini hissedemiyorlardı. Bu da onları birer zulüm makinesine çeviriyordu. Her şeyin başı da empati sonu da empati diye düşündü Selim. Bizim başımızı derde sokan da zaten bu değil mi. Ama eğer sende empati varsa olmasın diyemezsin, varsa var yoksa yok. Ödeyeceğin her bedeli göze almak zorundasın.
O soğuk his, beyninden önce kalbine ulaşıyor, bir mengene gibi sıkıştırıyor. İşte o an anlıyor ki, kalp her şeyi beyinden önce seziyor. Kalp, sadece kan pompalayan bir kas değil, Eski Mısırlılar haklıydı; o, ruhun bir parçası, korkunun ilk başladığı yer. Kötü bir şey olacağı hissi düşünceden önce geliyor, beyin korkuyu kelimelere dökmeden kalp çoktan etkilenmeye başlamış.
Ama onu zehirleyenler de insandı; baska insanlardı, soğuk, uzak, acımasız insanlar. O zaman belki de doğru olan şuydu: Seven insanlar birbirinin zehrim alır, birbirine şifa olur, birbirini kurtarır. Böylesi daha gerçek, daha insaniydi. Sartre'ın, "Başkaları cehennemdir," sözüyle de çelişmiyordu bu; çünkü yaşamınız boyunca size değenlerin bazıları cehennemi yaşatır -ayaz- da titretir, demir parmaklıkların ardında çürütür- bazılarıysa cenneti sunar, sıcacık bir kucakla sarar, masum bir guluşle hayata döndürür.
Bu konuda dünyanın en güzel dizelerini Robert Frost yazmıştı: "Ormanda giderken / Yol ikiye ayrıldı / Ve ben seçtim / Daha az gidilmiş olanı. Öz mü daha önce gelmeliydi varlık mı? Kendisi önceden tasarlanmış bir makas, bir örtü, bir kitap mıydı yoksa daha özel, daha öznel bir varlık mı? İşte tüm soru buydu. Bu soru, onun varoluş mücadelesinin en can alıcı noktasıydı, var olmanın anlamıydı, yaşamın kendisiydi, bir savaş.