Yüzündeki ifadeyi görünce, lafimı bitirmeden susuyorum. Yıllardır hapishanede yatmakta olan bir kadına, birkaç saatlik bir görüşme için tehlikeyi göze aldım demek, söylenecek şey mi!
Boğazımı temizliyorum, "İstiyorum ki hiçbir art niyet taşımadan içtenlikle konuşalım... bizleri karşı karşıya getiren nedenleri irdeleyelim, halle-dilemeyenleri iki kadın biz önce aramızda halledelim. Çözümü, yazımıza yansıtalım..."
"Dünyayı biz kurtaralım, öyle mi?"
"Dünyayı değil ama, belki kendi... memleke...
insanlarımızı."
Zeliha Bora'nın dilinde hafif doğu aksanı, dudaklarının kenarında karşısındakini küçümseyen belli belirsiz bir kıvnlma var. Her ikimiz de ne diyeceğimizi bilemeden susuyoruz bir süre.
Zeliha Bora'nın sesi, sanki nezleli gibi hafif kısık. Oysa ben çok daha tiz bir ses bekliyordum. Eli elimde şimdi.
O da aynı benim yaptığım gibi sıkıca kavnyor elimi. Bu iyi. Hiç sevmem parmak uçlarıyla, gevşek gevşek el sıkanları. Karşılıklı durmuş birbirimizi süzüyoruz. O benden çok daha sakin görünüyor.
"Ayyy!" Kapının açılmasıyla boş bulunup zıplıyorum. Kapının önünde, kulak hizasında kesilmiş kızıla çalan koyu kahve saçları, kapkara gözleriyle, yorgun ama vakur bir eda ile duruyor Zeliha Bora. Arkasında Dilaver Bey var. Önce istenç dışı bir hamle yapıyorum mahkûma sarılmak istermiş gibi, ama hemen tutuyorum kendimi.