Gülümsemekle yetiniyorum.
"Gülün bakalım. Gülmek, elbette bana değil size düşer. Ben mağdur ve mahpusum. Siz ise haksız, güçlü ve özgürsünüz."
Gülümsememi yanlış anlamasına kırılıyorum.
Kızıyorum hatta.
"Adlanmıza dahi rahat vermediniz. Yıllarca istediğimiz ismi veremedik çocuklanmıza.
Benim adım mesela, nüfus kağıdımda, ailemin bana koyduğu isim değil, kayıt memurunun uygun bulduğudur. "
"Şunu iyi bilin ki, kimsenin adına gelmedim. Hiç kimsenin sözcüsü de değilim, köpeği de. Ben bir yazarım ve hayatınızı kaleme almak istiyorum.
Bu işi yaparken de, iki kadın, duyarlılık-lanmızın ışığında, baş başa vererek, aramızdaki sorunlara çözüm arayabilirdik diye düşündüm.
Ben burada tek başımayım. Arkamda gazetemin dahi olduğunu söyleyemem. Bu röportajı gerçekleştirebilirsem ve basacak olurlarsa, elime geçecek olan tek şey, yazımın karşılığında bir miktar paradır. Ben sizin gibi bir dava insanı değilim. Sadece bir gazeteciyim, araştırmacıyım.
Madem siz, siz-biz ayınmı yapmakta ısrarlısınız, kişisel nedenlerle 'sizlere' derin bir sevgi, davanıza da saygı duyuyorum üstelik. Benim sizden farkım, bağımsız olmam.
Bu yüzden olaylara tarafsız bakabiliyorum."
"Kimin adına geldiniz, benimle görüşmeye?
Köşenizde kimin adına havlayacaksınız?"
Korktuğum başıma geliyor. Kanımın tepeme sıçradığını, kulaklarımın yanmaya, sağ gözümün seğirmeye başlamasından anlıyorum. Biliyorum ki, şu andan itibaren, ağzımdan çıkacaklardan sorumlu değilim. İçime giren şeytan, sürüyle laf edecek ve ben kendimi az sonra, koridorda dış kapıya doğru hızlı adımlarla yürürken bulacağım... röportajı gerçekleştirememiş olarak!
Çocuğunun gözleri önünde vurulan polis memuru için, cinayet çarşının orta yerinde işlendiği halde, onca esnafın arasından tek bir görgü şahidi çıkaramayan toplumda vicdan kalmış mıdır, sizce?