Beş yıldan beri, bir ferdi olduğu kaymakam ailesinin onda oluşturduğu yaşamı algılama değişikliğinin;
örneğin okula gitmek, kendi seçeceği, seveceği kişiyle evlenerek kumasız yaşamak gibi özlemlerin yüreğinde filizlenmeye başladığının henüz farkında değil. Ben ise çocukluğumun tüm masumiyetiyle hissediyor hatta biliyorum, içimden bir parçanın kopup Sarıcadam'da kaldığını. Doğanın, insanın ve hayvanın birbirine bu kadar yakın ve iç içe, insanların böylesine yalın ve ilişkilerin çıkarsız olduğu bu coğrafyayı dünyanın başka hiçbir yerinde bulamayacağımın, garip bir önsezi ile, bilincindeyim. Canım acıyor bu yüzden.
Arkamızdan kova kova su döküyor kadınlar.
Ben yan pencereden sarkıp el sallıyorum ve boğazımı yırtarcası-na bağınyorum, "Eze te tu car ji bir nekim, Zelo! (seni hiçbir zaman unutmayacağım)"
"Benim yazım güzel değil ama, seninki gibi."
"Olsun. Yaz yine de."
"Yazanm Nevo, yazarım."
Aynı laflan kim bilir kaç kez söyledik birbirimize, aynı sözleri defalarca verdik. Son bir kere daha kucaklaşıyoruz. Bizi geçirmek için toplanmış olan kalabalığın alkışlan arasında nihayet düzülüyoruz yola.
Bir anda kollanndayız birbirimizin. Birbirimize sımsıkı sarılmış, tek vücut olmuş sallanıp duruyoruz kapının önünde. Benim gözümden akan yaşlar onun omuzuna damlıyor. Yüzünü göremiyorum, ama ince bedeninin sarsılmasından seziyorum onun da ağladığını.
Ellerim saçlannı okşuyor... ağlaşıyoruz kucak kucağa, az uzaklaştırıyor beni, yüzüme bakıyor yaşlı gözleriyle, gülmeye başlıyoruz bu kez.
Yanaklanmıza yaşlar dökülürken kâh ağlıyoruz, kâh gülüyoruz, öyle sarmaş dolaş, ayakta.