• "Ey insan! Onun esma ve sıfâtına ait istidad-ı muhabbetini, sair bekasız mevcudata verme; faidesiz mahlukata dağıtma. Çünki âsâr ve mahlukat fânidirler. Fakat o âsârda ve o masnuatta nakışları, cilveleri görünen esma-i hüsna bâkidirler, daimîdirler. Ve esma ve sıfâtın herbirisinde binler meratib-i ihsan ve cemal ve binler tabakat-ı kemal ve muhabbet var. Sen yalnız Rahman ismine bak ki: Cennet bir cilvesi ve saadet-i ebediye bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızk ve nimet, bir katresidir."
    İşte şu muvazene, ehl-i dalaletle ehl-i imanın hayat ve vazife cihetindeki mahiyetlerine işaret eden
    ﻟَﻘَﺪْ ﺧَﻠَﻘْﻨَﺎ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ﻓِٓﻰ ﺍَﺣْﺴَﻦِ ﺗَﻘْﻮِﻳﻢٍ ﺛُﻢَّ ﺭَﺩَﺩْﻧَﺎﻩُ ﺍَﺳْﻔَﻞَ ﺳَﺎﻓِﻠِﻴﻦَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَ ﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ

    hem netice ve âkıbetlerine işaret eden
    ﻓَﻤَﺎ ﺑَﻜَﺖْ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢُ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀُ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽُ

    olan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu'cizane, beyan ettiğimiz muvazeneyi ifade ederler. Birinci âyet, Onbirinci Söz'de tafsilen o âyetin i'cazkârane ve îcazkârane ifade ettiği hakikatı, o Sözde beyan edildiğinden, onu oraya havale ederiz. İkinci âyet ise, yalnız bir küçük işaretle göstereceğiz ki, ne kadar ulvî bir hakikatı ifade ediyor.
  • Hem mü'mine der: "İhtiyarın cüz'î ise; kendi mâlikinin irade-i külliyesine işini bırak. İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlak'ın kudretine itimad et. Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyeyi düşün. Ömrün kısa ise; ebedî bir ömrün var, merak etme. Fikrin sönük ise; Kur'anın güneşi altına gir, imanın nuruyla bak ki: Yıldız böceği olan fikrin yerine herbir âyet-i Kur'an, birer yıldız misillü sana ışık verir. Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihayetsiz bir sevab ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makasıdın varsa, onları düşünüp muzdarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır ve onları veren de başkadır."
  • Anicius Manlius Severinus Boethius, 480 yılında Roma’da dünyaya gelir. Küçük yaşta babasız kaldığından dönemin önemli isimlerinden Symmachus tarafından evlat edinilir. İyi bir eğitim görmesi sonucunda devlet kademelerinde önemli görevlere yükselir, dönemin imparatoru Theodoricus tarafından konsül seçilir daha sonra saray görevine kadar yükselir. 523 yılında imparator Theodoricus’a ve vatana ihanet suçlamasıyla, savunması dahi alınmadan, haksızlığa uğrayarak zindana hapsedilen ve alnına geçirilen sicimle beraber ölünceye dek sopayla dövülen Romalı filozof Boethius hayatının son yıllarında teselliyi biricik öğretmeni ve yol arkadaşı olan ‘’Felsefe’’de bulur. Zihninde canlandırdığı bir kadındır felsefe. Ölümü beklerken tüm dertlerini, tüm çıkmazlarını, tüm cevapsız sorularını ona döker; onun ilaçlarıyla ruhunu âbâd eder.

    525 yılında idam edilmeyi beklediği zindanda kalemi aldığı eserinin adı Philosophiae Consolatio(Felsefesinin Tesellisi)dur. Eserin ilk kitabında haksızlığa uğradığı için şiirle teselli bulmaya çalışan Boethius daha sonra, yaşamını şekillendiren ve ona yapıp ettiği her şeyde yol gösteren felsefeye sığınmaya karar verir. Zihninde Felsefe isimi bir kadın yaratarak onunla dertleşmeye ve başına gelenleri tek tek sorgulmaya başlar. İkinci kitapta Felsefe, Boethius’a kader isimli tanrıçanın bir dönek olduğunu onun yapıp ettiklerinden dolayı üzülmesinin de akılsızca olduğunu söyler. İnsanın yalnızca kaderi tarafından terk edildiğinde huzura erişebileceğini söyleyerek şöyle der:

    Çünkü, o seni terk etti ve hiç kimse onun tarafından terk edilmedikçe asla güvende sayılmaz. Yanında kaldığında güvenemeyeceğin, gittiğinde de seni üzecek olan kaderin varlığı senin için değerli mi? … dostlarının hangisinin güvenilir, hangisinin riyakâr olduğunu ayırıp gösteren, seni terk edip giderken kendi yandaşlarını yanına alıp seninkileri sana bırakan o gaddar kaderin? Henüz sana kimsenin dokunmadığı, kendine şanslı göründüğün o yıllarda bu tür bir bilgiye ne kadar çok sahip olmak isterdin, bir düşünsene! Belki şimdi yitirdiklerine ağlıyorsun ama gerçek dostlarını buldun; aslında dünyanın en değerli hazinesi bu işte.

    Boethius bu sözlerle kaderin dönekliğini ve güvenilmezliğini yavaş yavaş anlamaya başlar. Konsül olduğu günleri, saraydaki görevini, mutlu yaşamını yâd ederek ve şimdi ne halde bulunduğunu Felsefe’ye anlatarak feryat eder. O; hiç kimseye haksızlık etmemiş, daima dürüst yaşamaya çalışmış, gelecekte kendisini yargılamadan zindana atacaklar için dâhi imparatorun karşısında durmuş, onları savunmuş ve kendini ateşe atmıştır. Şimdi karanlık bir zindanda tek başına kalmış, umudu yitirmiş ve yalnızlığın o bütün bedbinliğiyle ölümü beklemektedir. Hâlbuki ne kadar iyi bir mânevi baba tarafından eğitilmiş, ne kadar önemli görevlere gelmiş ve kendine ne güzel bir aile kurmuştur. O, güzel günlerden artık eser yoktur. Felsefe bu mutlu günlerine hitâben Boethius’a şu güzel cevabı verir:

    Çünkü talihsizliklerin içinde en berbatı, bir zamanlar mutlu olmuş olmaktır.


    Gerçek mutluluğun asla elde edilemeyeceğini söyleyen Felsefe hiç kimsenin kendi konumundan memnun olamayacağını, daima daha fazlasını isteyeceğini ve mutluluğun ne tamamen ele geçirilebileceğini ne de sonsuza dek süreceğini söyler. İnsanın, Tanrı’nın bahşettiği en güzel armağan olan aklıyla mükemmel bir varlık olduğunu fakat onun, cansız bir dolu ıvır zıvıra gereksiz anlamlar yükleyerek onlara sahip olmadıkça mutlu olamayacağını düşünmesinin ne kadar aptalca olduğunu vurgular. İnsanların mutluluğu kendinde değil dışarıdaki birçok mefhumda aradığını, oysa insana kıymet verenin ancak ve ancak aklını kullanarak mutlak iyiye doğru koşması olduğunu söyler. Kendisine eklenen nesnelerle güzel görünmeye çalışan insanların ne denli akılsız olduğunu, bunlarla kendi kimliklerini örtüp takıp takıştırdıklarıyla ön plana çıkmaya çalıştıklarını ve her şeye rağmen ruhlarının çirkinliğini gizleyemediklerini belirtir. Ve ardından şu dizeleri söyler:

    Zengin adam altın içinde yüzse bile,
    paraya olan açlığını tam olarak doyuramaz.
    Kızıldeniz’in incileriyle boynunu süsler,
    bereketli tarlalarını yüz öküz sürer,
    ama yaşarken içini kemiren endişeden kurtulamaz,
    ölünce de o dönek serveti onunla ölmez!

    Böylesine akılsız bir hayat süren insanlardan nefret etmemiz gerektiğini, nasıl ki bedenleri hasta olan insanlardan tiksinmiyor ve onlara düşmanlık ile bakmıyor yalnızca acıma duygumuzla hareket ediyorsak; zihinlerini kullanmayan, akılsızca hayat süren ve zihnini kötülüklerin egemenliğine bırakan insanlara bedenleri hasta olanlara nazaran çok daha dehşetli bir acıma duygusu ile bakmamız gerektiğini belirtir. Ardından akılsız insanların mutluluğu bulamamasını şu paragraf ile açıklar:

    ‘’Nedir yani? Üst üste para yığmaya mı çalışacaksın? O zaman para sahibi birini soyman gerekecek. Yüksek mevkilere gelip herkesi gölgede mi bıracaksın? O zaman o onurları sana bahşedenin önünde diz çökmen gerekecek ve rütbece başkalarına üstün olmayı isterken rica minnet ederek kendini küçülteceksin. İktidar sahibi olmak mı istiyorsun? Yönettiğin kişilerin hainlikleri yüzünden tehlikelerle burun buruna geleceksin. Şöhret mi istiyorsun? Belalara bulanıp güvenliğini yitireceksin. Zevk içinde bir yaşam sürmek mi derdin? Ama en bayağı ve en yavan şey olan şu bedene köle olmayı hor görmeyecek ya da ona sırtını dönmeyecek kimse olabilir mi?

    Gerçekten de bedensel vasıflarıyla böbürlenenler ne kadar boş ve ne kadar gelip geçici bir mülke dayanmaktadır! Filden daha cüsseli, boğadan daha güçlü olabilir misin ya da kaplandan hızlı koşabilir misin? Kaldır başını; gökyüzünün o muazzam boşluğuna, sağlamlığına ve hızlı devinimine bir bak ve şu bayağı şeylere hayran olmayı artık bırak. Gökyüzünü yöneten aklı bir düşün hele, o zaman göğün bile bu görkemli özelliklerine hayret etmekten vazgeçersin. Güzelliğinin ışıltısı ne kadar çabuk geçip gider, baharda açıp hemen solan goncalar gibi ne kısa ömürlüdür! Seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür. Ama bedeninizin özelliklerine ne kadar büyük değer verirseniz verin, şunu da bilin ki değer verdiğiniz üç gün ateşlenseniz hemen çözülüverecektir! Bütün bu söylediklerimi şöyle özetleyebilirim: Söz verdiklerini asla gerçekleştirmeyen ve bütün iyileri bir araya getirecek kadar mükemmel olmayan bu sahte değerler, çakıllı patikalar gibi ne sizi mutluluğa götürebilir ne de kendi özlerinde sizi mutlu kılacak bir şeye yer verebilirler.’’(Felsefenin Tesellisi, s.147)

    Hülasâ; son kitabında Boehius, felsefe aracılığıyla gerçek mutluluğu yeryüzünde değil gökyüzünde yani ancak ve ancak Tanrı’nın mutlak iyiliğinde bulabileceğini anlar ve ona sığınır. Mahkemeye karşı yapamadığı savunmasını Consolatio isimli eseriyle yapan Boetihus’u bizler, son olarak başını yeryüzünden kaldırıp gökyüzüne bakarkenki haliyle bırakırız. Tarih ise onun, alnına geçirilen bir sicimle gözleri yuvalarından fırlayana kadar gerilmiş haldeyken kalın bir sopayla ölünceye dek dövüldüğünü kaydeder.


    Felsefenin ve yüreğinin gücüyle Boethius, tarihe adını şerefli ve altın harflerle yazdırmış, onun idamına karar verenlerin isimleri de yalnızca onun onurlu hikâyesinin kötü kahramanları olarak anılmıştır.
  • Doğan güneşe bir selam ver, sokakta oynaşan çocuklara merhaba de; bak hayat ne güzel sende bu güzelliğin içinde olmak istemez misin? Haydi ne duruyorsun o zaman.
  • 368 syf.
    ·5 günde·9/10
    Hayatımızın her safhasında türlü türlü insanlarla karşılaşırız muhakkak. Yolda, otobüste veya misafirlikte. Herkesin bir derdi vardır elbette. Ama çoğu kez bu dertler gizlidir bir köşede. Kimi evinin bir odasında ruhuyla mücadele eder, kimi radyoda bir şarkı sözlerinin kendisine yazıldığını zanneder, kimiyse gün boyu banyoda kendini arındırır. Şizofreni tanısı konulmuş bir insanı görsek hemencecik ondan uzaklaşır, kendi yolumuza bakarız halbuki o kişilerden kaçtıkça onları daha yalnız bırakıp, daha çok hasta olurlar. İşte burda da devreye psikiyatrler girer. Hele de Gülseren Hanım gibi tecrübeli, hastanın bilinçaltına inmeyi başaran, hoşgörülü ve anlayan bir hekim olursa.

    Eskiden çocukken hiç unutmam bir inşaatta çalışırken arka bahçede bir nine görürdüm. Bir çeşmenin başında bir elinde yaprakla o çeşmede ellerini yıkardı. Tabii bu işlem saatlerce sürerdi. Mesai bitip eve gitmeye karar verdiğimizde bile o hâlâ ordaydı. Çeşmeyi kapatırken de yaprakla kapatırdı. Ben de çok gülerdim, yanımdaki amcama da bu durumu söyleyip onunla içten içe alay ederdim. Amcam ise uyarırdı beni o kişi bir hasta, kaç kez yıkanırsa yıkansın arınmayacağını zannediyor diye söylenirdi. Şimdi şöyle geriye bakıyorum da benim alay edip güldüğüm o nine bu kitapta karşıma çıktı. Gördün mü bak, hasta olan bir ben değilim dedi. Ve böyle çevrede çok insan var. Hepsi çaresiz, yardım isteyen, sağlıklı bir yaşamın peşinde koşan kişiler... Düşünsenize 17 yaşında bir genç kız hiç durmadan banyo yapıyor, her tarafı süpürüyor, on kez ellerini yıkıyor fakat yine de arınmadığını düşünüyor. Ne kadar korkunç bir şey. Hem fiziksel hem ruhsal sıkıntı yaşıyorlar. Ve yine imdada Gülseren Hanım gibi psikiyatrler yetişiyor.

    Bu eserinde de hekimlik hayatında karşılaştığı tüm hastaların yaşamlarını, duygularını aktarmış biz okuyuculara. Her biri farklı hayat her bir farklı acı. Bu insanlar hasta değil esasında. Sadece anlaşılmak isteniyorlar. Yalnız kalmamak, onlarla konuşmamızı talep ediyorlar. Bizler onları ne kadar dinlersek, onlar da o kadar iyileşmiş olurlar. Ayrıca neler yok ki bu kitapta? Cinlerle aşk yaşayan bir kızdan, kirlenir diye çöplerini atmayan çöp apartmana; eşi ile mesut olamayan hanımlardan, panik ataklı erkeklere kadar onlarca hastanın hikâyesini dinliyoruz. Gerçek bir hikâye hem de. Bunun yanında erkeklerin frijit bir kadına 'hayvanca' değil bir 'eşçe' yanaşmamızı tembihliyor Gülseren Hanım. Böylelikle o kadın bir gün ''Ben frijit değilim, kadınım ben sadece kadın,'' diyecektir. Ayrıca dul bir kadına boş kadın olarak değil bilakis her şeyi görüp geçirmiş 'kadın gibi bir kadın' gözüyle bakmamızı nasihat ediyor. Ve yazarımız bazı şeyler anlatmış ki hayret verici. En iyi üniversiteleri kazandı diye bir çocuğunuzu mutlu zannetmeyin diyor velilere. Çoğu hastası sınavları derece ile kazanan öğrencileri olmuş. Bir öğrenci varmış ki sınavı full yapmayayım diye 7 soru boş bırakırmış hep. Birinci olup ülke gündemine düşersem diye. Bu da kendi ruhunda ayrı bir problem bence. Diyeceğim şu ki; her daim kendimizi tanımalı ve depresyona girmiş her türlü insanı bir veba gibi değil, bizlerden yardım bekleyen bir insan olarak görmeliyiz. Saygılar...
  • [..] Odintsova Bazarov’a baktı. Solgun yüzünü acı bir gülümseme kaplamıştı. “Bu adam beni sevdi!” diye düşündü Anna Sergeyevna ve ona karşı içinde bir acıma hissetti, candan bir tavırla Bazarov’a elini uzattı. Bazarov da onu anlamıştı. “Hayır!” dedi ve geri çekildi. “Ben yoksul bir adamım ama şimdiye kadar hiç sadaka almadım. Hoşça kalın, efendim, Tanrı size sağlık versin.” “İnanıyorum ki, son kez görüşmüyoruz,” dedi Anna Sergeyevna elinde olmayan bir hareketle. “Dünyada neler olmaz ki!” diye cevap verdi Bazarov, eğilerek selam verdi ve çıktı. “Demek, kendine bir yuva kurmaya karar verdin ha?” dedi Bazarov, aynı gün Arkadiy’e, yere çömelmiş çantasını hazırlarken. “E, ne yapalım? İyi iş. Yalnız boşu boşuna kurnazlık ettin. Ben senden bambaşka bir davranış beklerdim. Ya da bu durum seni de şaşırtmıştır belki, ne dersin?” “Doğrusu, senden ayrıldığımda ben de bunu beklemiyordum,” diye cevap verdi Arkadiy, “ama sen de downloaded from KitabYurdu.org 315 neden kurnazlık ediyor ve ‘iyi iş’ diyorsun? Sanki ben senin evlilik hakkında ne düşündüğünü bilmiyor muyum?” “Ah, sevgili dostum!” dedi Bazarov. “Neler söylüyorsun! Ne yaptığımı görüyorsun: Çantamda boş yer kalmış ve ben oraya kuru ot koyacağım; hayat çantamızda da aynı şey söz konusudur; içini neyle doldurursak dolduralım, yeter ki boşluk kalmasın. Kızma lütfen, hatırlarsan, Katerina Sergeyevna hakkında ne düşündüğümü biliyorsun zaten. Başka bir küçükhanım sırf akıllıca iç geçiriyor diye adı akıllıya çıkar; seninki ise kendini tutuyor, hem öyle bir tutuyor ki seni de avucunun içine alacak, zaten de öyle olması gerekir.” Çantanın kapağını kapattı ve yerden kaldırdı. “Şimdi sana bir kere daha elveda diyorum... çünkü kendini kandıracak bir şey yok: Biz ebediyen ayrılıyoruz, bunu sen de hissediyorsun... akıllıca davrandın; sen bizim acılarla dolu, buruk, serseri yaşamımız için yaratılmamışsın. Sende ne atılganlık ne öfke var ama gençlere has cesaret, bir de coşku var; bu bizim işimize yaramaz. Asilzade kardeşiniz soylu bir uzlaşmadan ya da soylu bir öfkeden öteye gidemez, bunlar ise boş şeylerdir. Örneğin sizler dövüşmezsiniz ve kendinizi birer koçyiğit sanırsınız, oysa biz dövüşmek istiyoruz. Ne yapalım! Bizim tozumuz senin gözünü yakar, bizim çamurumuz, senin üstünü başını kirletir, sen daha bizim boyumuza yetişemedin, elinde olmadan kendine downloaded from hayranlık duyuyorsun, kendi kendine küfretmek hoşuna gidiyor; bize ise bunlar sıkıcı geliyor, bizim elimize başkalarını ver! Bizim başkalarını yok etmemiz lazım! Sen iyi bir çocuksun ama yine de yumuşak huylu, liberal bir beyzadesin, – e valatu, 70 babamın dediği gibi.” “Benimle ebediyen vedalaşıyorsun, Yevgeniy,” dedi Arkadiy kederle, “benim için söyleyecek başka sözün yok mu?” Bazarov ensesini kaşıdı. “Var Arkadiy, başka sözlerim de var ama onları söylemeyeceğim, çünkü bunlar romantizm dolu, iğrenç şeyler. Bir an evvel evlen; yuvanı kur, çok çok çocuk yap. Akıllı çocuklar olacaklar, çünkü seninle benim gibi değil, zamanında doğacaklar. Ha! Görüyorum ki atlar hazır. Gitme zamanı! Herkesle vedalaştım... Ee, kucaklaşalım mı, ne dersin?” Arkadiy, eski akıl hocası ve arkadaşının boynuna atıldı ve gözlerinden yaşlar boşandı. “İşte gençlik bu demektir!” dedi Bazarov sakin sakin. “Ama ben Katerina Sergeyevna’dan umutluyum. Bak görürsün seni nasıl teselli edecek!” “Elveda kardeşim!” dedi Arkadiy’e, arabaya bindikten sonra ve at ahırının çatısına konmuş bir çift kargayı göstererek ekledi: “Bak işte! Şunları incele!” “Ne demek istiyorsun?” diye sordu Arkadiy. downloaded from KitabYurdu.org 317 “Nasıl? Tabiat tarihi konusunda o kadar kötü müsün, yoksa karganın en saygın, ailesine en düşkün kuş olduğunu unuttun mu? İşte sana bir örnek!.. Hoşça kalın sinyor!” Araba zangırdamaya başladı ve hareket etti. [..]
  • sevsem sana yazık, sevmesem incinirsin...
    ...
    İnsanlara kendimi anlatmaya çalışmaktan yoruldum,
    niyetimin kötü olmadığını,
    kasten yapmadığımı,
    hata yaptığımı anladığımda pişman olduğumu,
    benimde herkes gibi yanlış yapabileceğimi,
    elimden gelmediğini
    mecbur olduğumu,
    Benimde duygularımın olduğunu,
    inanın anlatmaktan yoruldum.
    ve şimdi anlatmayı bırakıyor, susuyorum..

    Herkes evet evet herkes, yanlızca bir benlik içinde yüzmekte,
    hiç kimse, bir diğer cân ne hisseder,
    ne düşünür,
    üzülür mü,
    acı mı çekiyor ? düşünmemekte…

    Birbirimize ne kadar zarar veriyoruz farkındamısınız ?
    Oysa bir zamanlar beni en iyi o anlar dediğiniz kişi dahi sizi, anlayamamışsa..
    Varmıdır acep bir çaresi, bu debelenip durduğum hayat girdabından beni çıkmaya mâlik…
    Elim kolum kırık,
    geç açtım, erken soluyorum !
    ve ben bu gidişi durduramıyorum...

    evet bekledim, evet hiçbir insanın bir insanı beklemediği kadar bekledim.
    benim yüreğim temiz,
    hatalarım olsa da diyebilirimki sana;
    ben en saf halimle severim,
    severdim seni,
    sever idim,
    sevdim...

    bak şimdi " Amin Maalof'un Doğunun Limanları" kitabını açtım
    okudum, okudum
    ve bir noktaya gelince kalbimle satırlara dokundum
    beni en iyi o anladı bugün
    ve satırlar sûrete büründü
    onu gördüm ,beni ayakta dipdiri tutan, son umut kırıntısını …

    "Gelmemenin bir vakti yoktur.
    İnsan coşkuyla beklerken ne kadar zaman geçerse, o büyük günün yaklaştığına o kadar inanır.
    Bir yıl mı geçmiş?
    Ne yapalım dersiniz, hazırlanması en az bir yıl sürerdi zaten.
    İki yıl mı geçmiş?
    Gelmesinin eli kulağındadır."


    bu günün kitabından bu yeri size miras bırakmak istedim.
    birde; son bir sitem bırakıvereceğim hâzin, hâzin..

    “benim heveslerim kursağımda kalmakla ünlüdür”