BASIP GELDİĞİNİZ YOLLARDA BENİM YÜZÜM SERİLİ
Çocukluğumun sesiydi. Elma bahçelerinin sesiydi. Buğday tarlalarından gökyüzüne ağardı. Annemin gözyaşıydı. Anneannemin, radyoda Zeki Müren’i dinledikten sonra, on üç yaşındaki bana dönüp, “hadi Neşet’in ‘dane dane benleri var yüzünde’sini bir oku” dediği buğulu, pürüzlü hançeremdi. Babamın rakı bardağındaki bütün zamanlardan kurtulmuş zamanlardı. Sesinin vardığı yerlere varan bir şiir yazayım diye elli yıla yakın bir zamandır çırpındığım ustamdı.
Unutmanın sanatsal yaratıcılıktaki yerini bana en yalın, en çarpıcı biçimde öğreten bir bozkır alfabesiydi. "Ben, türküyü kasete, plağa okurum, sonra unuturum. Gittiğim yerlerde benden hangi türkümü isterlerse onu söylerim. Her söylediğimde de yeniden öğrenirim" demişti bir soru üstüne. Sözünün bütün anlamlarını hayatıyla biliyordu ve ne kadar biliyorsa o kadar büyük bir tevazuuyla söylüyordu.
Yirmi beş yıl sonra dönmüştü ve biz bir avuç “abdal” ayine gitmiştik. On bin kişi yeniden doğuyordu. Büyük bir aradan sonra herkes kendini ilk kez seviyordu. Herkes sahnedeydi. Ankara’nın en büyük salonu küçücük kalmıştı. Sahneye çıktı. Sazıyla aynı boydaydı. On bin kişiden yapılmış bir heyecandı, saygıydı, gönül yarasıydı. Oturdu. "Beni deyip geldiniz, basıp geldiğiniz yollarda benim yüzüm serili" dedi. O günden sonra ben bütün konuşmalarımı bu sözle bitirecektim. Abdallığın bin yıllık binasıydı oturan. Hepimizden yapılmış bir şamandı. Tellere vurdu. Salon dondu. Salon üç saat içinde bilmiyorum kaçıncı kez yıkıldı. Sonra Afrika’nın değil ama bozkırın siyahı, salonu bluesla cazın beşiğinde salladı, salladı, salladı. Belki de on bin kişi ilk kez o gün, o salonda hep birlikte göklere karıştı. (...)
Konak Şiir Günleri’ndeki söyleşiye dönelim. Babasıyla olan usta-çırak ilişkisini anlattırmak