• Jerzy Kosinski henüz kendisini bu kitabı sayesinde tanıdığım polonyalı yahudi bir aileye mensuptur. . Adolf Hitlerin Şiddet içeren bildiri ve söylevleri 30'lu yıllarda ortalığı galeyana getirirken jerzy'nin babası soy isimlerini Kosinski yaparak doğuya bir yerlere taşınmış ve oğlunu tıpkı yeni doğan bir Hristiyan çocuğu gibi vaftiz ettirerek ailesini Almanların kıyımından kurtarabilmiştir. Genç jerzy babasının kendisine sürekli anlattığı bu hikayelerden ve Almanların yapmış oldukları yıkımdan etkilenmiş olacak ki gelecekte bir yazara dönüşerek bu kitabı yazacaktır...

    Gelelim kitapta anlatılanlara...
    İkinci dünya savaşı başladığı dönemlerde Nazilerin Yahudilere karşı aldıkları tavrı bilen Yahudi bir aile 8 yaşlarındaki çocuklarını uzak bir yakınlarının evine yaşama şansı artsın düşüncesiyle gönderir. Fakat bu yaşlı uzak akraba bir süre sonra ölür. Kahramanımız yaşlı kadının ellerini tutar ve soğuk olduğunu anlayarak üşümüştür düşüncesiyle evi ateşe verir. Ancak kadın ölü olduğu için tepki vermez ve ev yanar kül olur.

    Yangını haber alıp gelen insan kalabalığı genç kahramanımızı korkutur ve kahramanımız ormanın içine kaçarak izini kaybettirir. Bu aşamadan sonra ona her sahip çıkan aile kahramanımıza çingene ve yahudi lakabını takarak onu aşağılar, döver, hakaret eder ve her türlü ağır işleri yapması için ona verir. İlk sahibi olan büyücü kadından hayli beceri kapmıştır delikanlı. Bunu zaman zaman kullanmıştır. Talihinin yardımıyla çok fazla olumsuzluğu atlatmış ve bir Alman subayının insafıyla serbest kalmıştır.
    Günahkar bir kadının keçiyle ilişkiye girmesine tanık olmuş, takıntılı şizofrenik bir sahibi tarafından ilginç nedenlerle dövülmüş, aynı kişinin köpeği tarafından hırpalanmış, ısırılmış, Bir dülger tarafın işkenceye maruz kalmış, bir papazın yanındayken merdivenlerden kutsal kitapla yuvarlanıp dili tutulmuştur...
    1943 yılının sonlarına kadar hep bu şekil bir hayat sürmüş, ölümle yaşar arasında gidip gelmiştir. Savaşın sonlarına doğru son kaldığı köyden Almanlar çekilirken yıllarca Rus boyunduruğu altında kalan bu nedenle Ruslardan nefret eden ve Almanlar tarafından istenmeyen köyleri yağmalakla görevlendirilen Kalmuklar gelmişler, köyü harabeye çevirirlerken kadınların ırzına geçmiş ve karşı gelenleri öldürmüşlerdir.
    Delikanlı bu talan sırasında kaburgasından yara almış Kalmuklar geldikten kısa süre sonra köye giren Kızıl ordu birliklerince tedavi edilmiştir. Rus askerleri delikanlıya çok içten davranmışlar ve onu kendilerine bağlamayı başarmışlardır. Bu askerlerin içinde özellikle Mitya ve Gavrilla adında iki subay Kahramanımızın üzerine titremiş onun sağlığıyla bizzat ilgilenmişlerdir. Gavrila Delikanlıya bir sürü kitap hediye ederek onun eğitimine katkı sağlamış ve onu çok konuda aydınlatarak bilmediklerini çocuğa öğretmiştir. Çocuğun inanç kavramını kökünden etkilemiştir...

    Aradan bayağı bir zaman geçtikten sonra bir gün Gavrila yukarılardan gelen bir emir gereği Delikanlıyı bir yurda vermeleri gerektiğini anlattı kendisine. Çocuk ne yapacağını bilemedi. Tepinip durdu. Çaresiz kabul etti. Hazin bir ayrılık oldu. Dilsiz çocuğa bedenine uygun bir üniforma diktirdiler. Gavrila ona bir çuval kitap hediye etti. Ayrıldılar ...

    Gavrila yurtta kendisi gibi dilsiz biriyle arkadaş oldu. İlk günler her gece durmaksızın ağlayıp dövünürken bu arkadaşı sayesinde bir parça hayata tutunmayı başarabildi. Arkadaşıyla tüm gün dışarılarda beraberdiler. Yaramazdılar.

    Günlerden bir gün delikanlının ailesi yurda gelip çocuklarını buldu. Çocuk 11 yaşındaydı ancak 9 yaşında gösteriyordu. Anne baba çocuğu tanıyamadılar, delikanlı onları tanımıştı. Sırf Gavrilayı tekrar görememe korkusundan dolayı onları tanıdığını i belli etmemeye çalıştı. Baba çocuğun sağ göğüs altında ben olmalı deyince açıp baktılar. Bu çocuklarıydı...

    Evlerine döndüler. Delikanlı bir gün kayak yaparken yaralandı. Hastane de yatarken odada bulunan telefon gürültüyle çalmaya başladı. Kimse kaldırmıyordu ahizeyi. Delikanlı ağır ağır gidip kendisi kaldırdı. Ve yıllar önce klisede giden sesi geri geldi...

    Sıcak, kısa, içten ve etkileyici bir konu; benzersiz bir kalem ve tasavvur... Bir solukta okunacak nadide eserlerden birisi. 2. dünya savaşını, o yılların insanlar üzerindeki etkisini ve her ulustan milyonlarca insanın yoksulluk açlık ve acı dolu günlerini konu alan bir başyapıt... Alanında belkide ilk sıralarda sayılabilecek bu kitabı okumayanlar bir an önce temin etmelidirler kanısındayım. Güya zaman ilerlemektedir...

    Vesselam.
  • Balzac'ın çok bilinen olmamasına karşın, en iyi eserlerinden biri olmayı fazlaca hak eden bir başyapıt. Ortaçağ Fransa'sından kopmuş gelmiş, aslında çağlar yenilense de insanların değişmediğini anlatan bir düşünsel. Çünkü yine makam sevgisi ve kibirin, tertemiz, masum aşklara, merhametlere, vicdanlara galip geldiği bir dünyadan bahsediyoruz. Buram buram felsefe kokan, duygu devinimi yaşatan bu şaheser, iki ana bölüme ayrılıyor. "Anne nasıl yaşadı? - Oğul nasıl öldü?"

    Eser maalesef 1k'da gerekli ilgiyi görmemiş. Tarih ve felsefenin dans ettiği bu eseri okumayan sanırım çok şey kaçırmış olur.

    Saygılarımla,
  • “Bundan sonra seni sevmek, benim için alçaklık olur; çünkü seni küçümsüyorum. Sana hayranım ve tüylerimi ürpertiyorsun. Seni seviyorum ve sanırım daha şimdiden senden nefret ediyorum!”
  • Paletinde her zaman bir anı olarak kalmak da yaşamak sayılır.
  • Ah, aşk bir gizemdir, yalnızca gönüllerin dibinde yaşayabilir ve bir erkek, isterse en yakın arkadaşına: ‘İşte benim sevdiğim!’ dediğinde, her şey bitmiş demektir.
  • Umutlarının sonsuzluğuyla olanaklarının cılızlığını karşılaştırdığında, ağırbaşlı ve güçlü yüzündeki sevinç belirtisi silindi.
  • Bir romanı roman yapan nedir? Bir roman yazmak ne kadar zordur? Olay örgüsü müdür bizi kendine çeken? Okuduğumuzda olay örgüsü bittiğinde kitap da biter. Her kitapta bu örgünün oluşma süreci hakkında bilgi edinebiliyor muyuz ? Ve daha bir sürü soru. Peki biz okurken bunların ne kadarını düşünüyoruz? Ben bu kadar ince düşünmezdim.Önce bu sorulara cevap niteliğinde yazarın notlarıyla karşılaştım; ve şimdi yazarken tekrar sorular ve cevaplarını düşünme fırsatım oldu. İşte bu şekilde beni sorular alemine iten Umberto Eco’nun neden usta olarak anıldığını şimdi anladım. Kitapta ele alınan en ince detaylar Eco’nun ne denli titizlikle çalıştığını gösteriyor.
    “Gülün Adı” çevirisiyle olsun, yazarın ,yazma sürecine ilişkin notları olsun baştan sona kalite kokuyor diyebilirim. Kitabın ismini verirken bile ince ince düşünen bir yazar Eco.Kitabın anlaşılır olmadığını düşündüğü için yeniden derlemiş kitabını. Bu düşünce beni çok etkiledi daha serüvene başlamadan.
    Ortaçağ’ın o karanlık atmosferinden çıkagelmiş karakterleri, Latince olan ağır dili ile uzun bir serüvenden geliyorum. Bir manastırda peş peşe meydana gelen cinayetler çevresinde dönüyor olay örgüsü. Rahipler, dinler arası ideolojiler, polisiye, gerilim... Bu gerilimin getirdiği sırlar ve bu sırların zincirleme cinayetlerdeki rolleri... Hepsi edebiyatın hakkını vererek kaleme alınmış bir kitapta.
    Eylülün başında başladım tuğla kalınlığındaki kitaba. Niyetim yola çıkmadan bitirmekti. Öyle de oldu. Hatta baya sindire sindire okudum ki ayın sonuna bile yaklaşıyoruz. Kalınlığından korkmayın efendim. Ben kadar yavaş okumuyorsanız daha çabuk biter bu başyapıt🤭 Böyle değerli eseri okuyalım, okutalım🤗 Kitaplar yoldaşınız olsun