• “Savaş! Yine savaşı düşünmeye başladım. Fazla kalmadı, orası kesin. Peki kim savaştan korkuyor? Bir başka deyişle, kim bombalardan ve makineli tüfeklerden korkuyor? Sen! Diyorsunuz. Doğru ben korkuyorum; onları görmüş olan herkes korkar. Fakat asıl önemli olan savaş değil, savaştan sonrası. İçine batacağımız dünya; nefret dünyası, slogan dünyası. Paramiliter üniformalar, dikenli teller, kauçuk coplar. Ampullerin gece gündüz yandığı gizli hücreler, sizi uykunuzda izleyen dedektifler. Geçit törenleri, üzerinde devasa yüzlerin olduğu posterler ve sağır olana, ona sahiden taptıklarına inanana kadar Lider’e tezahürat yapan milyonlarca kişilik kalabalık –ama bu arada, içten içe ondan kusacak kadar nefret ediyorlar. Bunlar olacak. Yoksa olmayabilir mi? Bazı günler imkansız diye düşünüyorum, bazı günler kaçınılmaz diye.”
  • Esprili bir dille gerçekler ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Kiminde tebessüm ettim, kiminde kahkaha attım ve çok sevdim. Çizimler gözünüzü doldururken, aklınız da “ harbi ya “ demekten kendini alamıyor. Son olarak şu “hediye günleri” de çok sevdim. Düşündüğüm ve adını koyamadığım bir şeye rastlamışım gibi. Diyor ki “Bazı günler var hani, durduk yere bi enerji bi huzur geliyo,her şey pırıl pırıl.. Hediye günler diyorum onlara. Yorulduğunuzu görüp sırtınızdan bir miktar yükü kaldırıyor Allah... Bonus gibi bişey.Harika !” Hediye günler...
    tuttum bunu ;)
  • " Bazı günler holdeki saatin tik taklarını dinliyorum. Ve beni bekleyen bütün o saniyeleri , dakikaları, saatleri , günleri, haftaları, ayları, yılları düşünüyorum. Onlarsız geçecek olan onca zamanı. O zaman nefes alamıyorum; sanki biri kalbimin üzerinde tepiniyor, Leyla. Elim ayağım tutmaz olmuyor. Öyle bitap düşüyorum ki , bir yere yığılıp kalmak istiyorum. "
  • CHP’nin Ardahan Milletvekili Öztürk Yılmaz ezanın Türkçe okunmasını isteyince kıyamet koptu. Yılmaz disiplin kuruluna sevkedilmesi üzerine lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na demediğini bırakmadı, karşılıklı suçlamalar ile cevaplar birbirini takip etti, derken milleti yıllarca ikrah ettiren ve bundan 68 sene önce tarihe karışmış olan “Türkçe ezan” derdi de böylece durup dururken yeniden gündeme geldi…

    Bugün burada ezanın Arapça okunmasının yasak olduğu senelerden kalma bazı belgelere yer veriyorum… Ankara’da, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulunan bu belgeler, ilk defa burada yayınlanıyorlar…

    Yine burada devletin 1930’lu ve 40’lı senelerde uyguladığı dinî alandaki yasakların Arapça ezan okuma ve kamet getirme ile sınırlı kalmadığını, izinsiz dinî eğitimin şiddetli şekilde takip edildiğini, Alevî vatandaşların âyin yapmalarının da suç sayıldığını, hattâ diğer dinlerin mensuplarının bile bazı yasaklamalarla karşı karşıya bulunduklarını gösteren daha başka belgeler de yeralıyor…

    Devletin o senelerdeki din politikasının temeli sadece Müslümanlar’ı değil, Türkiye’de mevcut diğer dinleri de kontrol altında tutmaya dayanıyordu! Meselâ, Türk vatandaşı olan Yahudiler’in de izinsiz dinî eğitim vermeleri yasaklanmış ve çocuklarına İbranice okutan Yahudi vatandaşlar mahkemeye sevkedilmişler, hattâ bu ailelerin evde Fransızca öğretmeleri bile suç olarak görülmüştü! Kontroller ve yasaklamalar bu kadarla da sınırlı kalmamış, Türkiye’de yaşayan ama Türk vatandaşı olmayan papazlar bile takip edilmiş, meselâ Edirne’deki İtalyan Konsolosluğu’nda görevli bir papaz ile din dersi verdiği çocukların gizlice fotoğrafları çekilmiş ve İçişleri Bakanlığı bütün bu takibatın neticesinden Cumhurbaşkanlığı’nı da haberdar etmişti!

    MUM YAKMAK BİLE YASAKTI!

    Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde mevcut böyle dosyalar dolusu belgenin yanısıra Cumhurbaşkanlığı’na her ay sunulmuş “dirlik ve düzenlik raporları” da bulunuyor ve illere göre ayrı ayrı düzenlenen bu raporlarda yeralan hadiselerin ekseriyetini “Arapça ezan”, “Arapça kamet”, “çocuklara Kur’an okumayı öğretmek”, “âyin yapmak” gibi “suçlar” teşkil ediyor. Hattâ, halkın evliya türbesi kabul ettiği mekânlara mum dikmesi bile suç olarak görülüyor ve mum yakarken yakalananlar da adliyeye sevkediliyorlar!

    Bu belgeleri yayınlarken, daha önce de temas ettiğim bir hususa tekrar dikkat çekmem gerekiyor:

    Belgelere konu olan hadiselerin, yani senelerce devam etmiş olan yasakların, takiplerin, tutuklamaların ve mahkeme safahatının hiç de hoş hatıralar olmadığını söylememe zaten gerek yoktur ve bütün bunlar tarihimizin bir döneminin gerçekleridir!

    Bugün bize düşen o devirlerde olup bitten herşeyi tarafsız ve doğru şekilde öğrenmek ama bunu yaparken tarihî meseleleri artık hayatta olmayan kişilerle hesaplaşma ve kurumlarla da didişme vasıtası olarak kullanmamaktır! Gerçi bir zamanlar devletin böyle ceberut davranışları yüzünden daha birçok alanda sıkıntılar yaşanmış, üzüntüler ve hattâ büyük azaplar da çekilmiştir ama olan olmuş, biten bitmiştir; şimdi o günler ile hesaplaşmaya kalkışmak hiddeti ve kamplaşmayı arttırmaktan başka bir işe yaramaz!

    Üstelik ezanı Türkçeleştirip Arapça okunmasını yasaklayan ve bu yasağı senelerce en şiddetli şekilde uygulayıp takip etmiş olan partinin lideri bugün şartlar ve mecburiyetler karşısında “Arapça ezan dinimizin bir değeridir. …Dünyanın her yerinde de ezan Arapça okunur ve ezana saygı gösterilir” demek mecburiyetinde kaldıktan sonra hesaplaşmaya artık hiç lüzum yoktur!

    Yazının Tamamı:
    https://m.haberturk.com/...ezan-degildi-2217436
  • Kötülüğün, utancın, korkunun ne demek oldu­ğunu biliyorsun. Bazı günler ta yüreğinin içine kadar görüyordun kendini, kolun kanadın kırılıyordu.
    Jean-Paul Sartre
    Sayfa 47 - De Yayınları