."Zekâ zekâ dedik, al sana zekâ. Her şey," diye devam etti, "zekâ yüzünden. Henüz zekâsını geliştirmeye başlamamış bir oğlan çocuğundan daha büyüleyici bir şey var mı? Güzeldir, afra tafra yapmaz, sanatın ve edebiyatın anlamını içgüdüsel bir şekilde anlar, hayatın tadın Çıkarır, başkalarına kendi hayatlarının tadını çıkarmada yardımcı olur. Sonra ona zekâsını geliştirmeyi öğretirler. Avukat, memur, general, yazar, profesör olur. Her gün ofise gider. Her yıl bir kitap yazar. Zekasının ürünleriyle koca bir aileye bakar - zavallıcık! Derken bir bakmışsın girdiği her odada hepimize kendimizi rahatsız hissettiriyor, tanıştığı her kadını küçümsüyor, kendi eşine bile gerçeği söyleyemiyor, onunla kucaklaşacaksak gözlerinin içine bakacağımız yerde gözlerimizi kapamak zorunda kalıyoruz.
Erkeğin zekâsına olan inancımızın en büyük yanılgı olduğunu bilmiyor musun?" "Ne?" dedim şaşkınlıkla. "Ülkede istediğin gazeteciye, öğretmene, siyasetçiye, birahaneciye sor, hepsi de erkeklerin kadınlardan çok daha zeki olduğunu söyleyecektir." "E herhalde," diye burun kıvırdı bana. "Aksi mümkün mü ki? Onları tarihin başlangıcından beri, hiçbir şey olamayacaklarsa bile en azından zeki olsunlar diye büyütmedik mi, bu yüzden karınlarını tok, sırtlarını pek tutmadık mı? Hepsi bizim suçumuz!"
Şahsen ben kadının görevinin, gençliğini çocuk doğurarak geçirmek olduğuna inandım hep. Anneme on çocuk yaptığı için büyük saygı duydum, anneanneme on beş çocuk yaptığı için daha da büyük saygı duydum; itiraf ediyorum ki ben de yirmi çocuk yapmayı hedefliyordum. Asırlar boyunca erkeklerin de hep eşit derecede çalışkan olduğunu, onların eserlerinin de eşit derecede değerli olduğunu varsaydık. Biz çocuk yaparken onların da kitaplarla resimler ürettiğini varsaydık. Biz dünyayı insanlarla doldurduk. Onlar medenileştirdi. Ama artık okuyabildiğimize göre sonuçları değerlendirmemize ne engel olacak? Bu dünyaya bir çocuk daha getirmeden önce dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlamaya yemin etmeliyiz.