Hangisiydi bilmiyorum ama, günün birinde kendimi bu dünyada buluverdim, daha önce, doğduğum andan o tarihe dek hiçbir şey hissetmeden yaşamıştım. Neredeyim, diye sorduğumda herkes beni aldattı, herkes ötekileri yalanladı. Ne yapacağım, dediğimde tatlı umutlarla gözümü boyadılar. Nereye gideceğimi bilemez halde yolda durunca, niye o belirsiz yola girmediğime ya da gerisingeri dönmediğime şaştılar - oysa nereden geldiğimi bile bilmeksizin, yolların kavuştuğu yerde uyanmıştım. Bir de baktım ki bir sahnedeyim, rolümü hiç bilmiyormuşum, ötekiler ise oynamaya başlamış bile, rollerini benden fazla bilmedikleri halde. Kendimi soylu kıyafetler içinde gördüm, ama kraliçemi benden esirgediler, ayıpladılar beni. Elimde iletilecek bir mesaj vardı, onlara kağıdın bomboş olduğunu söylediğimde benimle alay ettiler. Hala bilmem niye alay ettiklerini, bütün kağıtlar zaten beyaz olduğu için mi, yoksa mesajları sezgiyle okumak gerektiğinden mi.
Hayatta en tiksindiğim şey, toplumsal ahlak edebiyatı. Sırf "görev" kelimesi bile, davetsiz bir konuk gibi batar bana. Ama "yurttaşlık görevi", "dayanışma", "insanlığa hizmet" ve bu cinsten daha başka teraneler, bir pencereden tepeme atılmış çöpler kadar sinirimi bozar. Birilerinin kalkıp da böyle bir ifadeyi ciddiye alabileceğimi, değil değerli, sadece anlamlı bulabileceğimi düşünmesi bile cidden onuruma dokunur.