Sarah Gürten, Babam İflas Edince'yi inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

verda ve murat hiç birbirinin dengi olmayan bu iki kişi bir anda nasıl aşık oldu böyle diye soracaksınız kitabı okurken verda deli gibi bir marka tutkunuyken Murat hayatını işe adamış bir adam bu arada murat taş bebek taş müthiş yakışıklı ama birde kızları Nil var tabi offffff aşk dünyayı sarsa keşke....

Ancak yeni doğan bir bebek baştan başlayabilir.
Sen, ben.
Biz artık geçmiş zamanız.

https://www.youtube.com/watch?v=c8zzGsfZyVY
Daha öncelerden tanımak ister ya insan bazen. Keşke der sonra nasip der geçer. Ben senin doğduğun günü hatırlamak isterdim. Hatta doğduğunda kıskanmak isterdim seni. Yan komşun olmak isterdim. Sen dünyaya geldiğinde seni görmeye götürmeliydi annem beni. Ağlayışını, bebek bebek bakışını, güldüğünü görmek isterdim. İlk yaşına bastığında yürümeye çalıştığını, yürürken koltuğun kenarına tutunduğunu görmek isterdim. Birkaç adımdan sonra yere düşüp, kâh ağlamanı kâh boncuk boncuk gülmeni görmek isterdim. İlk konuşmaya başladığında söyleyeceğin bir kaç kelimenin içinde adımın da geçmesini isterdim. Duymak isterdim o bebek dilinle adımı. Seni kıskanıp oyuncaklarını saklamak isterdim. Ağlayınca kıyamayıp geri getirmek ve senin o bakışını görmek isterdim. Akan göz yaşlarınla, mutluluğunu bebek halinde görmek isterdim. Okula başladığın günü görmek isterdim. Beraber sınıflarımıza girip teneffüsler de yanına gelmek isterdim Simitimi, ayranımı bölüşmek isterdim. Ders aralarında izin alıp lavobaya gidiyorum diye seni görmek isterdim. Okul bittiğinde seni bekleyip beraber eve dönmek isterdim. Bazen okuldan kaçıp, sahile inmek ve eve dönerken çamurlu sokaklardan geçip üstümüzü başımızı kirletmeyi isterdim. Eve gittiğimiz de annelerimizin bize kızmasını isterdim. Ah bu çocuklar deseydi mesela onlar, annelerimiz ? Ders çalışmak için bir araya gelmek isterdim. Ödevlerimizi beraber yapmayı isterdim bir de… Akşamları sizin bize misafirliğe gelmenizi ister ve geldiğinizde “bak bak nasıl sevindi” demesini isterdim annemin. Ertesi akşam gidelim onlara gidelim diye ağlamaya başlamak isterdim dediğim olana kadar… Herkes salonda konuşurken biz seninle bir köşede resim çizmek isterdim. Annelerimizin bize bak ne güzel anlaşıyorlar lafını duymak isterdim. Hafta sonları bizi lunaparka beraber götürmelerini, götürmediklerin de beraber ağlamak isterdim. Kıyameti koparmak isterdim seninle. Salıncakta beraber sallanmak, kumda kaleler yapmak isterdim. Büyüdüğünü görmek isterdim senin ergenliğini, bulu çağını görmek, hali hazırda bulunan düzene karşı çıkmak isterdim. İsyancı olurduk belki, belki de masum büyürdük sessiz… Beraber tatil planları kurardık. Belki yalan söylerdik, bir yerlere gidebilmek için… Sonra çocukluk aşkım diyebilmek isterdim sana… Büyüdükten sonra değişmeyen, birbirimizin her şeyini bildiği bir bakışımızın ne anlama geldiği ve bir derdimiz varsa gözlerimizden neye üzüldüğümüzü bilmemizi isterdim… İkimizin de hayatımıza birbirimizden başka kimseyi sokmadığımızı, kimseye seni seviyorum kelimesi kullanmamamızı isterdim. Sen benim çocukluk aşkım olmalıydın. Şimdi ki sevdiğim, yandığım, eşim olmalıydın… Çocuklarımın güzel anası, evimin gül suyu, evimin baharı olmalıydın. Senin doğduğun günü hatırlayıp ölene kadar yanımda olmanı isterdim. Seni çocukluğundan sevip, ölene kadar sevmek isterdim.

- Emre Koçak

BUŞRA UYSAL GÜDER, Mimoza Caddesi'ni inceledi.
21 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bitti !!!
Cedar Cove serisinin sondan bir önceki kitabı. Yine harikaydı. Mahallede son yaşanan olaylardan haber verdi bana eeee baya uzak kalmıştık iyi oldu ️
️ Bruce ve Rachel, Jolene istemediği için evlerini ayırmak zorunda kalmışlardı. Acaba tekrar bir araya gelecekler mi ? Bebek ne durumda sağlıklı mı kız mı erkek mi ️
Olivia, annesinin annesi rolünü üstlendi bu kitapta çünkü Charlotte artık iyice yaşlanmıştı.
️ Grace ve Cliff, Will ve Miranda, Shirley ve Larry, Linc ve Lori hakkında da haberler var ama hepsi kitapta benden bu kadar. Keyifle okuyun ve sevgiyle kalın
10/10

CEM AKDAG, bir alıntı ekledi.
23 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Uygarlığımızca çoktan aşılmış olan ensest ya da baba katili gibi sezgiler , aslında hala garip ve çarpıtılmış cinsel arzularımızda ve düşerimizde hayalet gibi dolanıyorlar.

Özel bir kliniğin hijyenik, elektirik aydınlatmalı , sıcacık lüks odasında çok kültürlü bir anne tarafından en narin ve en acısız yöntemle doğrulan ve bakımlı en güzel biçimde yapılan çocukta bile , o eski ilkel insan tekrar uyanıyor.

Bebek , ürkütücü kök güdülerinden başlayıp da kendini kısıtlamaya sonlanan binlerce yıllık bir süreci tekrar kademe kademe geçmeye ve medeniyete uygun yetiştirme uğraşlarını , gelişmekte olan ufacık bedeninde tekrar tecrübe etmeli ve bunlara katlanmalı.

Freud ve Öğretisi, Stefan ZweigFreud ve Öğretisi, Stefan Zweig
CEM AKDAG, bir alıntı ekledi.
23 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

İLK İNSAN VE DİN FİKRİ

Bir hayvan kadar özgür ve tümüyle sınırsızdır
( bir anlamda bir tür bebek uygarlıktır ) .
Bir araya toplanmış halde , bencilce güçleriyle , agresif güdülerini öldürüp yamyamlık ederek , cinsel dürtüsünü de panseksüellik ve ensest ilişkilerle boşaltır.

Ancak bu ilkel insanlar , ayrı ayrı sürüler ve klanlar halinde bir araya gelmeye başladıkları anda , açgözlülüğünün artık sınırlara, yani diğerlerinin karşıt isteklerine çarptığının farkına varmak durumunda kalıyor.

Uygarlığın en erken evresinde olsa bile, her türlü sosyal yaşam belli sınırlar çizilmesini zorunlu kılar ve her birey , bazı eylemlerin ya da olguların yasak ve olduğunu kabul etmek zorunda kalır.

Halklar, örfler , adetler ve ortak anlaşmalar devreye giriyor, her bir suç için bir ceza verilmesi talep ediliyor .

Ama yasaklanan olguların bilgisi ve cezaya karşı duyulan o korkular kısa süre içinde bilinç altına doğru kayıyor ve o ana kadar hayvan yaradılışında ki gibi belirsiz sınırları olan beyinde “üst benlik” adında yeni bir bölüm oluşturuyor.

Adeta bir sinyal cihazına benzeyen bu üst benlik , geleneklerin çizdiği sınırları aşmaması ve ceza almaması için bireyi zamanında uyarıyor .

Bu üst benliğin , yani vicdanın oluşmasıyla , uygarlıkla birlikte din fikri de baş gösteriyor.

Bir yandan her şeye muktedir olanın ilk örneği olduğu için en yüksek benlik ideali olması , öte yandan tüm korkuların yaratıcısı olarak bir korku figürünü temsil ediyor olması nedeniyle her şeyi gören ve her şeyi yapabilen bir “Tanrı baba”nın sözde varlığı , vicdan gardiyanlığıyla insanoğlunu tekrar takrar çizdiği sınırların içinde kovalıyor .

Bu kendini sınırlandırma , vazgeçiş , disiplin ve kendini ıslah etme durumuyla vahşi barbar insan , giderek medenileşmeye başlıyor. İlk çağlarında saldırgan olan insanın , öldüreme ve kan dökme hırsıyla birbirlerine saldırmak yerine ortak ve yaratıcı bir eylemde birleşmesiyle insanoğlunun zihinsel, etik ve teknik kabiliyetleri gelişmeye başlıyor ve gücünün büyük kısmı ilerleyen yıllarla birlikte kendi idealinden yani yarattığı Tanrı’dan alıyor.

Yıldırımları zapt ediyor, soğuklar boyunduruk altına alınıyor, mesafeler aşılıyor, yırtıcı hayvanların yarattığı tehlikeler ateşli silahlarla dizginleniyor ve dahi tüm elementeler , çağlarda uygarlığın emrine giriyor .

İnsanlık , içinde barındırdığı yaratıcı ve organize güçleri sayesinde tanrısallığa uzanan göksel merdivende adım adım yükselmeye devam ederken bir yandan yükseklik ve derinliklerin efendisi , mekanı aşan bilen ve hatta neredeyse her şeyi bilen bir varlık haline geliyor. Böylelikle hayvani yaradılışını aşıp yükselen insanlık , kendini artık tanrısal olarak algılayabiliyor.

Freud ve Öğretisi, Stefan ZweigFreud ve Öğretisi, Stefan Zweig

bir köy arabası hikayesi
Bu hikayeyi Rahime'ye ithaf ederim.

Köye gidecek olan arabaya biniyorum. İki kişi var arabada. Bir kadın ve kızı. Aralarında konuşuyorlar. Anne, kızım somun ekmeği ile yağı aldın mı diye soruyor. Kız aldım aldım diye cevaplıyor. Bir süre geçiyor, kaç somun aldın, yarma ununu aldın mı diye soruyor. Kızı, beş tane aldım yarma ununu da aldım diye karşılık veriyor. Bir süre daha geçiyor. Anne, kızım aldığın eşyaları nereye koydun? Diye soruyor. Kızı, hepsini bir çuvala koydum şoför de arka bagaja koydu diye karşılık veriyor. Anneyi telaş alıyor, domatesleri en altına mı koydun, ya ezilirlerse, biberleri de mi en alta koydun? Kızı sorulardan ve annesinin gereksiz endişelerinden bıkmış gibi ''anne ben hepsini düzenli olarak çuvala koydum, domatesleri en üste koydum, biberleri de domateslerin üzerine, ekmeği domateslerin altına, yarma ununu ve yağı da en altına koydum'' diyor. Anne yerinde durmuyor, telaşlı, endişeli bir şekilde ''ya çuval devrilirse, ya çuvalın üzerine başka eşyalar koymuşlarsa'' telaşlanıyor.. Kız başını cama dayamış dışarıya bakıyor, annesinin gereksiz olarak gördüğü endişelere ve telaşa hiç kulak asmıyor. Dışarıda gelip geçenlere bakıyor.. Genç bir kız kim bilir neler geçiyor aklından, neleri hayal ediyor. Anne yerinden kalkıp şoföre gidiyor. Çuvalının üzerine herhangi bir eşya koyup koymadıklarını soruyor. Şoför, endişelenecek bir şeyin olmadığını, çuvalın üzerine de bir şey indirmeyeceğini söylüyor. Anne tekrar arabaya binip kızının yanına oturuyor, ‘’şoför endişelenecek bir şey olmadığını söylese de kızın senin gözün kulağın çuvalda olsun’’ diyor. Kızı karşılık vermiyor, başındaki örtü açılmış boynu açıkta kalmış görünüyor. Anne, ''kızım eşarbını iyi bağla saçın, boynun görünüyor'' diye uyarmayı ihmal etmiyor. Kızı rastgele düzeltiyor eşarbını. Şoför yeni gelen iki yolcuyu karşılıyor bir baba ve kızı. Baba kızını boş ve kendince güvenli, rahat bildiği koltuğa oturtuyor. Arabadan çıkarken bana bakıyor, sanki kızını her an kapacakmışım kızını her an kollarıma alacakmışım gibi bakıyor. Yüzümü başka yöne çeviriyorum. Tanıdık gelmiyorum hiçbir yolcuya. Yabancı bir köye gideceğim, elimde kamera. Kameraya bakıyor sonra yüzüme. detaylı bir şekilde beni süzdükten sonra arabadan çıkıp ihtiyaçlarını almaya gidiyor. Giderken şoföre ne zaman yola çıkacağını soruyor. Şoför, en geç yarım saate çıkacağını söylüyor. Baba, hızlı hızlı adımlarla çarşıya doğru yürümeye başladı ve gözden kayboldu. Babanın kızı ile annenin kızı konuşmaya başlıyorlar. Birbirlerini tanıyorlar. İki genç eş giriyor arabaya. Kadının kucağında küçük bir çocuk, adamın elinde birkaç poşet. Arabada oturacak yer arıyorlar, koltukların üstü eşyalarla dolu. Kadının kocası iki koltuğun üzerindeki ekmekleri, boş bidonları, satılmaya getirilmiş ama satılmamış peynir kovasını, salataları, iri bir karpuzu, yağ küpünü koltukların üzerinden kaldırıyor. Eşini camın kenarında oturtuyor. Uyku haplarını yedin mi diye soruyor. Eşi de yediğini söylüyor. Kadın, zayıf ve cılız bir kadın, kucağındaki bebek esmer. Köy kadınları arabalara alışkın olmadıkları için arabada kusuyorlar en kısa mesafede bile mideleri bulanıyor. Bunu engellemek için uyku haplarını yiyorlar arabaya binmeden ve uyuyarak geçirirler yolculuklarını. Kimisi de bir yudum gaz yağı, benzin ya da mazot yutuyor. Gözlerini kapatıp bir yudumda yutmaya çalışırlar. O bir yudumu yuttuklarında artık arabada başı dönse bile kusmazlar. Kimisi de bir yudum benzini ya da mazotu yuttuğunda anında kusarlar ve son kusmaları olur. Esmer bebek ağlamaya başlıyor, kadının başı ağırlaşıyor uyku hapından. Çocuğu kucağında bir ileriye bir geriye doğru sallıyor, dudaklarından ninniye benzer şeyler dökülüyor çocuğu susturmak için. Çocuk susmuyor, daha da ağlaması artıyor. Kadın daha da bir hızlı sallamaya başlıyor. Ama nafile, yetmiyor susmasına. Çantasından emzik çıkarıp ağzına sokuyor, bebek emziği diliyle geri itiyor yine ağlamaya devam ediyor. Kocası, süt getireyim diyerek arabadan çıkıp süt almaya gidiyor. Çocuk ağlamaya devam ediyor. Dışarıda bir ses geliyor. Şoför bir adamı arabadan uzaklaştırmaya çalışıyor. Siktirgit gibi küfürler sallıyor adama. Adam şoförün ne kadar merhametsiz ve acımasız olduğunu haykırıyor. Adam daha bir bağırmaya başlıyor, ‘’vicdansız evladı’’ diye. Şoför adama daha sert müdahale ediyor, adamı geriye doğru itiyor. Adam gözüme daha bir net görünüyor. Şoförün ittiği adam bir dilenci. Arabalara biniyor, bir yerden bir yere arabalara bedava binerek gezen bir dilenci. Belki de bütün ilçenin gencinden yaşlısına, yaşlıdan çocuğuna kadar o ilçede yaşayan herkesin bildiği bir dilenci. Arabamız bir ilçenin merkezinden diğer ilçenin merkezine ve oradan da köye geçecek olan bir araba. Dilenci de gideceğimiz ilçeye gitmek istiyor. Şoförün yanına şoförün köyünden olan muhtar gelip şoföre destek oluyor. Muhtar da dilenciyi itmeye başlıyor, ona laf yetiştirme yarışına katılıyor. Kızın babası da işlerini bitirmiş olmalı ki o da olaya katılıyor. Üçü birden dilenciyi uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Dilencinin üstü başı eski elbiseler, elbiseleri yer yer aşınmış, yırtık görünüyor. Muhtar oradakilerin gözüne girmek istercesine dilenciye hakaretlerini daha da arttırıyor ama dilenci arabaya binmekte ısrarlı. Muhtar cebinden telefonunu çıkarıyor ‘’bu ilçenin emniyet amirinin numarası bende var, ben şimdi ararsam hemen gelir ve bu dilenciyi hapse atar’’ diyor gururlu bir ses tonuyla. Telefonundan numaraları tuşluyor. Şoför, ‘’gerek yok muhtarım, bu kendini bilmez dilenci yüzünden emniyet amirini buraya çağırmayalım, ayıp olur adama’’ diye ricada bulunuyor. Muhtar dilenciye bakarak buradan gitmezsen hemen ararım diye tehdit etmeye başladı. Dilenci bakıp gülüyor sonra şerefsiz diyerek geriye çekiliyor, yüzünü çarşıya çevirip uzaklaşıyor. Kızın babası, ‘’muhtarım böyle kişiler yüzünden emniyet amirini çağırmaya gerek yok ben bir yumruk atsam adam hiçbir zaman yerden kalkamaz, vursan olmuyor vurmasan olmuyor’’ diyor. Şoför, muhtar ve kızın babası aralarında daha alçak sesle konuşmaya başlıyorlar. Sigaralarını sarıyorlar. Babanın kızı annenin kızına sesleniyor ‘’Remziye biz bugün bir yere gittik çok güzel eşarplar vardı bak bu eşarbı oradan aldım’’ diyerek çantasından mor renkli üstü çiçek ve kuş desenleriyle çizilmiş eşarbını çıkarıp uzatıyor Remziye’ye. Remziye merakla eşarbı eline alıp eşarba bakıyor. ‘’Çok güzel bir eşarp, kaç paraya aldın bunu Ayşe?’’. Ayşe, biraz bekliyor, düşünüyor sonra ‘’otuz beşeydi ama bizim tanıdık orada çalışıyordu o adam bize yardımcı oldu, bunu yirmi beşe aldık’’ diyor, yüzü gözü gülümsüyordu. Remziye, ‘’yine de çok pahalı, keşke dayımın çalıştığı yerden alsaydınız on liraya satıyorlar, o eşarplar da aynen böyle’’ karşılığını veriyor. Ayşe, biraz somurtuyor, heyecanı ve zevki birdenbire kaçıyor ‘’ama o eşarplar ipekten değil, bu eşarp hep ipekten, kumaşına dokunsana ne kadar yumuşak’’. Remziye elini yavaşça dokunduruyor eşarba ‘’evet, öyle’’ demekle yetiniyor ve başını tekrar oturduğu koltuğun camına yaslıyor. Çocuk bir türlü susmuyor ağlamaktan, kocası süt almaya gitti ama bir türlü dönmedi. Çocuğun ağlama sesleri ağrıyan başıma dank ediyor, çekiç gibi iniyor başıma ağlama sesi. Kadın zorlanıyor susturmakta. Zeynep’in annesi ‘’çocuğu bana ver ben sustururum’’ diyor. Kadın çaresizliğini hissediyor, çocuğu tereddütlü bir şekilde kadına uzatıyor. Kadın, çocuğu kucağına alıyor, biraz sonra çocuk susuyor. Kadın, Allah razı olsun çocuğunu geri kucağına alıyor. Zeynep annesine hayranlık dolu bir bakış atıyor. Kadının kocası sütü almış geliyor. Eşinin yanına geçip oturdu. Çocuğa baktı, uyumuş, eşine bakıyor uyku ile uyanıklık arasında. Poşetten birkaç çilek çıkarıyor eşine uzatıyor. Eşi bir çilek alıp ısırıyor. Adam çilekleri etrafındaki insanlara da uzatıyor. Herkes alıp yemeye başlıyor. Bana da uzatıyor ‘’sağol’’ diyerek ret ettim. Adamın tırnaklarını görünce yiyesim gelmedi. Tarlada kazma kürek işinden yeni çıkmış bir hali vardı, belki de inşaattan yeni ayrılmış. Bilmiyorum. Bilmek de istemedim. Şoför gelip boş koltuklara bakıyor, beş koltuk boş. Sıcaktan bunalım geçiriyorum. Şoföre bağırarak kızamıyorum, yabancı biriyim, gelip geçen yüzüme bakıyor. İki genç giriyor arabaya, gözleri hemen arabada olan iki genç kızı görüyor. Birisi berberden yeni çıkmış gibi saçları taralı, ortasını dikleştirmiş, enseyi uzatmış. Diğeri saçlarını düz bir şekilde yana taramış. Ellerinde son model telefonlar boş buldukları koltuğa gelişi güzel oturuyorlar. Kulaklarında kulaklık ve üzerindeki elbiseler şık görünümlü pazardan alınmış ucuz tişörtler ve bitpazarından alınmış dar paçalı, dizleri yırtık paltolunlar. Dönüp bana bakıyorlar, başımı başka yöne çeviriyorum. Saçları dik dik olan genç telefondan kızlarla çekmiş olduğu fotoğrafları arkadaşına gösteriyor. Göz ucuyla gizli gizli bakıyorum. Fotoğrafın birinde beş kişi var ikisi erkek üç kız. Kızlardan birinin fotoğrafını yakınlaştırıyor, vücut hatları üzerinde geziyor parmağı. Saçları dik dik olan genç, arkadaşına ‘’bunu tavladım kanka’’ diyor. Diğer düz saçlı genç, heyecanlı ve meraklı bir şekilde ‘’nasıl tavladın kanka bu at gibi kızı’’ ? Saçları dik dik olan genç ‘’çok şükür tipimiz yerinde’’ diyor mağrur bir ifadeyle. Aralarında pısır pısır konuşuyorlar. Saçları düz olan genç şehirde kız tavlamamışlığı her halinden belli ki önündeki koltukta oturan Ayşe’yi göstererek yüz ifadesiyle ‘’bu nasıl kanka’’ diyerek saçı dik dik olan kankasına danışıyor. Kankası, ‘’taş gibi, iyi gider’’ diyor. Seviniyor kendi içinde, sevindiği her halinden belli. Köylü kızına kolay lokma olarak bakıyor. Biraz daha konuşuyorlar aralarında sonra arabadan inip kızların tam görecekleri yere geçip Parliament paketinden sigara çıkarıyor düz saçlı adam ve arkadaşına da uzatıyor. İçip gülüşüyorlar, sigarayla o kızları tavlayacaklarını düşünüyorlar.

Arabada iki kişilik yer boş, şoför dönüp dolaşıp o yere bakıyor. Çıkmamız gerekirken hala gelecek olan müşterileri bekliyoruz. Şoförün telefonu çalıyor, telefonda konuşuyor. Telefonu kapattıktan sonra müşterilere dönüp ‘’falan filan kişiler gelecek artık onları beklemek zorundayız’’ diyor. Yolculardan oflama sesi yükseliyor, pek de yükselmiyor aslında. Şoföre ayıp olur gibi bir düşünce olmalı herhalde. Herkes birbirlerini tanıyorlar. Bir ben yabancıyım aralarında. On dakika sonra iki yaşlı erkek ve kadın geliyor. Dört kişiler, nereye oturacaklar diye bir korku sezmiyorum. Çünkü yabancıyım ve tanıdıkları olan iki genci yerinden kaldırırlar diye düşünüyorum. Öyle oluyor, iki genç kalkıyor yerinden. Diğer iki koltuğa yığılmış çuval ve poşetleri şoför kendinden emin bir şekilde yerinden kaldırıp ara koridora düzenli bir şekilde indiriyor. Çuval ve poşetleri alıp indirip yerlerinde sağlam olduklarından emin olana kadar en az üç kez dikkatli bir ifadeyle bana bakıyor. Nihayet içinde duran soruları bozuk Türkçesiyle benimle konuşmaya başlıyor ‘’sen kimsin genç, nerden geldin nereye gidiyorsun’’ diyor. Herkesin başı benden yana dönüyor, gözlerime bakıyorlar, şaşırıyorum kısık bir ses çıkıyor ağzımdan ‘’abi ben, şu köye gideceğim’’, şoför bana bakıp ‘’oralı mısın’’ – evet oralıyım diyorum. Şoför gülümsüyor ‘’oğlum niye o kadar yabancı duruyorsun, kimseyle hoşbeş etmiyorsun’’ diyor. ‘’Abi ben kimseyi tanımadığım için susuyorum’’ diyorum, şoför gülümseyerek çıkıyor arabadan. Önümde duran yaşlı amca saçları dik dik olan gence bakıp ‘’bu ne biçim saç oğlum, gavurlar gibi olmuşsun’’ diyor. Diğer amca sitem etmeye başlıyor ‘’bunların gominist oldular, bizim orada okuyan kaç kişi varsa değişiyor, saçlarına sakallarına şekil veriyorlar. Allah ıslah etsin hepsini’’ diyor ve devam ediyor kendi kendine. Gençler gülmekle yetiniyorlar ardından telefona tekrar gömülüyorlar. Şoför ön koltuğa geçip orta kapının tuşuna basıyor, kapı kapanıyor. Arabanın içi çuval ve poşetlerle dolu, teyipten bir dengbej parçası çalmaya başlıyor. Yola çıkıyoruz…https://www.youtube.com/watch?v=mMSwgG4UOWo

Dinle Sevgili Ülkem
Ağlama bebek, ağlama sende, 
Umut sende yarın sende. 
Yağmur gibi gözlerinden akan yaş niye, 
Bu suskunluk, bu durgunluk, sıkıntın niye.
(Ahmet Kaya) 

Yan yana geçen geceler unutulup gider mi?
Acılar birden biter mi?
Bir bebek özleminde seni aramak varya
Bu hep böyle böyle gider mi?