Yücel Altunay, Dikkat Vücudunuz Konuşuyor'u inceledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 8/10 puan

İletişim dersi için öğretim görevlisinin önermesiyle bu kitabı okuma şansı yakaladim.Gerçekten beden dili ve iletişimimde büyük yer tuttu hem bu kitap sayesinde derstten iyi bir şekilde gectim hem kendime bir şeyler kattim.

Kitaba bir hevesle başlayıp faydalı birşeyler bulmak için 55 sayfa ara vermeden okudum. Kitabın adından beklenileni bulamayacagimi anlayınca sayfaları hızlı hızlı çevirip belki diyerek sonuna kadar geldim. İnanın ben daha iyisini yazabilirim. Kitap beden dili öğretmekten ziyade bir tür öğüt verme amacında. Sürekli kullanmali, yapmali, bilmeli, etmeli tarzında kelimeler sinirlerimi bozdu. Kitapta ne yapılması gerektiği anlatilmaya çalışılıyor ama bir türlü anlatılmıyor. Nasıl yapılacağı konusuna giriş dahi yok.

Saniye SAFKAN, bir alıntı ekledi.
23 May 02:07 · Kitabı okudu · 5/10 puan

Doymak mümkün mü?
"Açlık, savaş, geri kalmış­lık ve inanılmaz felâketlerle ilgili haberleri, kitleler, masal dinler gibi dinliyor. İşte böylesi bir yaşam önümüzden ge­lip gidiyor. Sen, kendi duvarlarının gerisine çekiliyorsun. O, kendi duvarlarının gerisine çekiliyor. Bir başka kentte. Bir başka ülkede. Herkes bir başka kentte. Herkes bir baş­ka dili konuşuyor. Ya da anlamaya çalışıyor. Aynı dili ko­nuşan iki kişi yok. Her sözü, insanın kendisi için söyledi­ğine inanıyorsun. Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendi kendini onaylaması. Karşısındakine bir şey anlat­mak istese de, gene kendi gerçeğini, bilmişliğini ya da doğ­ru algılayışını kanıtlamak için söylenen sözler. Bir bede­nin üzerinde dolaşan her el, kendi bedenini okşamak is­tercesine dolaşıyor öteki beden üzerinde. Doyum içinde ayrılacağımı sandığım bu yaşamdan, zaman zaman algılıyorsun ki, hiç de doyumla ayrılamayacaksın. Hiç yaşamamış gibi. Doymak mümkün mü?"

Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü (Sayfa 12 - Ada Yayınları)Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü (Sayfa 12 - Ada Yayınları)
Dursun Yener, Beden Dili'yi inceledi.
21 May 10:47 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Eski bir ajanın katıldığı sorgulamalar esnasında elde ettiği beden dili tecrübeleri aktarılmıştır. Yazar özellikle kültür farklılıklarının beden dili üzerindeki etkisini de örneklerle açıklamıştır.

Ayşenur, bir alıntı ekledi.
20 May 17:49

"Açlık, savaş, geri kalmışlık ve inanılmaz felaketlerle ilgili haberleri kitleler, masal dinler gibi dinliyor. İşte böylesi bir yaşam önümüzden gelip gidiyor. Sen kendi duvarlarının gerisine çekiliyorsun. O, kendi duvarlarının gerisine çekiliyor. Bir başka kentte. Bir başka ülkede. Herkes başka bir kentte. Herkes başka bir dili konuşuyor. Ya da anlamaya çalışıyor. Aynı dili konuşan iki kişi yok. Her sözü, kendisi için söylediğine inanıyorsun. Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendi kendini onaylaması. Karşısındakine bir şey anlatmak istese de, gene kendi gerçeğini, bilmişliğini ya da doğru algılayışını kanıtlamak için söylenen sözler. Bir bedenin üzerinde dolaşan her el, kendi bedenini okşamak istercesine dolaşıyor öteki beden üzerinde"

Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü (Sayfa 12 - YKY)Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü (Sayfa 12 - YKY)

Ahmet Şerif İzgören
Uzun yıllar Türkçe dersi görüyoruz, fakat kitap okuma alışkanlığımız yok. Beden eğitimi dersi görüyoruz, fakat çok azımız sporla uğraşıyor. Dahası yabancı dil dersi de görüyoruz fakat yine de hiçbir dili doğru düzgün konuşamıyoruz... O zaman eğitim diye adlandırdığımız bu zırvalığı yeniden kurgulamamız gerekiyor.

Seyide, Beden Dili'yi inceledi.
16 May 09:21 · Kitabı okudu · 12 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kişisel gelişim türünden en beğendiğim kitap oldu. Gerçekten insanı tanımaya yönelik, hatta kendimizi de tanımaya yönelik. Bilimsel terimler hiç duymayan birinin bile anlayacağı düzeydedir. Tam anlamıyla insanın beden dilini anlatıyor. Kesinlikle kütüphanemde bulunmasını istediğim kitaptır. Okunmasını tavsiye ediyorum :)
İyi okumalar dilerim :)

selda kiraz, Etkili İletişimin Önündeki 8 Engel'i inceledi.
16 May 08:39 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Günük hayatta,iş görüşmelerinde,özel bir kişi ile veya sevdiğiniz bir dostunuzla iletişiminizin daha iyi olması için;göz teması,beden dili,ve kelime seçimlerimizde nelere dikkat edilmesi gerektiğini basit bir dille anlatan bu kitaptan aldığım bazı notlar:
. insanlar,onları umursadığınızı öğrenene kadar ne bildiğinizle ilgilenmez. .
Sıkıcı olmanızın sebebi çok fazla kendinize odaklanmanızdır.
. Bir kişi her şeyi biliyormuş gibi göründüğünde diğeri kendini gereksiz hisseder. .
Anlatacağınız bir olayı en özet şekilde "kitap özeti" versiyonu ile nasıl anlatacağınızı öğrenin. .
Siz birşey anlatırken karşınızdakinin dudakları her an sözünüzü kesecekmiş gibi hareketli mi yoksa anlattığınızı büyük bir dikkatle mi dinliyor bu önemli. .
Siz kendinizle dalga geçerseniz,başkalarının sizinle dalga geçme isteğini engellemiş olursunuz. .
Ne kadar uzun süre göz teması kurarsanız,okadar fazla özsaygınız olduğu düşünülür.
. iletişim iki kişinin psikolojisinin uyuşmasıyla başlar.

Yemyeşil, Beden Dili'yi inceledi.
12 May 18:42 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Bir çok insan davranışının ne anlama geldiğini örneklerle açıklamış. Günlük hayatta bir çok kez beden dilimizi ( kinestetic ) kullanıyoruz ancak ne anlama geldiğini biz bile bilmiyoruz ya da hangi durumda yaptığımızın farkına varamıyoruz ama bu kitap farkındalık yaratıyor. Ayrıca çevrenizde gördüğünüz insanlarla konuşmadan Bile konuşmuş kadar oluyor insanların hareketlerine çok dikkat etmeye başlıyorsunuz. Ne yazık ki kitabın basımı durmuş. Bulabilirseniz ne şanslısınız. Neden 9 puan verdin derseniz öğretmenim olum ben sebep bulmama gerek yok 9 vermek için. Hadi ben çaydım.

Yorgo Seferis
I.

Nesi var bu adamın?
Bütün bir öğle sonu (dün, önceki gün, bugün)
öyle kaldı gözlerini bir aleve dikerek.
Akşam üzeri bana çarptı merdivenden inerken.
Şöyle dedi bana:
Beden ölür, su bulanır, ruh
kararsız kalır
ve unutur yel, hep unutur
ama değişmez alev.”
Sonra ekledi:
“Biliyor musunuz, belki de öteki dünyaya göçmüş olan bir kadın
seviyorum ben; ama bundan değil böylesine terkedilmiş halim,
bir aleve tutunmaya çalışıyorum
çünkü değişmiyor alev.”
Sonra yaşam öyküsünü anlattı bana.

II. Çocuk

Büyümeye başladığım sırada, aklımdan çıkmazdı ağaçlar,
neden gülüyorsunuz? Yoksa küçük çocuklara
acımasız davranan ilkbahar mı geldi aklınıza?
Çok sevdim yeşil yaprakları;
Biraz okuma öğrendiğim sıranın üzerindeki kurutma kağıdı da yeşil
olduğu için öğrendim
Çıkmazdı aklımdan ağaç kökleri, gelip bedenime sarılırlardı kışın sıcağında,
başka düş görmezdim ben çocukken;
işte böyle tanıdım ben kendi gövdemi.

III. Yeniyetme

Yazın, yabancı bir ses şarkı söyledi kulaklarımda, on altı yaşımda,
deniz kıyısındaydım, anımsarım, kırmızı ağlar ve kumsalda sanki bir
iskelet gibi unutulmuş bir sandal arasında,
o sese yaklaşmak istedim kulağımı kuma dayayıp
yitti ses
ama bir akanyıldız
sanki ilk kez bir akanyıldız görüyordum
ve denizin tuzu dudaklarımda,
ağaçların kökleri gelmedi artık, o akşam.
Bir yolculuk açıp kapattı sayfalarını içimde ertesi gün
bir resimli kitap gibi;
deniz kıyısına gitmeyi düşündüm her akşam
önce deniz kıyısını öğrenmeyi ve sonra açılmayı denize;
üçüncü gün bir kıza aşık oldum bir tepede
bir beyaz evi vardı küçücük bir kilise gibi ıssızda
pencerede yaşlı bir ana, gözünde örgüsüne eğilmiş gözlükler, hep sessiz,
bir saksıda fesleğen, bir saksıda karanfil
adı; Vasso, Froso ya da Bilo’ydu galiba
böylece unuttum denizi.
Bir Pazartesi günü Ekim ayında
kırık bir testi buldum beyaz evin önünde
Vasso -böyle diyelim kısaca- göründü, üzerinde siyah bir entari,
nedenini sorunca:
“Öldü, dedi, kara horoz kesmediğimiz için ölmüş temel atılırken,
böyle diyor doktor… Nerede bulacağız kara horozu buralarda…
yalnızca beyaz ve piliçler bile yolunmuş satılır pazarda…”
Acının ve ölümün düşünmemiştim böyle olacağını
uzaklaştım oradan ve denize döndüm.
Gece, “Aya Nikola”nın güvertesinde
ağlayan çok yaşlı bir zeytin ağacı gördüm düşümde.

IV. Delikanlı

Bir yıl dolaştım Odiseas kaptanla
mutluydum
güzel havalarda deniz kızının yanına kurulurdum geminin puruvasında
kırlangıç balıklarına bakarak şarkı söylerdim al dudaklarına
bir köşeye sinerdim ambarda beni ısıtan geminin köpeğiyle birlikte
fırtınalı havalarda.
Bir yıl geçince minareleri gördüm bir sabah.
“Bu Ayasofya’dır, dedi lostromo,
seni kadınara götüreceğim bu akşam.”
İşte böyle tanıdım çoraptan başka bir şey giymeyen kadınları,
hani şu seçmelik kadınları, evet, onları.
Tuhaf bir yerdi
bir bahçe, içinde iki ceviz ağacı, bir sarmaşık, bir kuyu,
ve çepeçevre üzeri kırık cam döşenmiş duvar
ve “Hayatımın akışında” diye şarkı söyleyen su harkı.
O zaman gördüm işte ilk kez o ünlü okla
delinmiş yüreği kömürle duvara çizili.
Asmanın sararmış yapraklarını gördüm
yerlerde
pis çamurda taşlara yapışmış.
Gemiye dönmek için davrandım.
Ama yakamdan tutup lostromo kuyuya attı beni;
ılık su ve teni saran bunca yaşam…
Sonra, dalgın dalgın sağ memesiyle oynayan kız:
“Rodosluyum, dedi, nişanladılar beni yüz para için on üçümde”
ve “Hayatımın aşkına” diye şarkı söyleyen bir su harkı.
O serin öğle sonu gördüğüm kırık testi geldi aklıma
“Bu da ölecek bir gün, diye düşündüm,
nasıl ölecek acaba?”
Bir tek şunu söyledim kıza:
“Dikkat et, hırpalama onu, yaşamın ona bağlı…”
Akşam yanaşamadım deniz kızının yanına. Utandım.

V. Adam

Birçok yeni yer gördüm o zamandan bu yana; yeri göğe kavuşturan yeşil ovaları, karşı konulmaz nem içinde toprağı karıştıran insanı; çınarları, çamları; pörsümüş görünümlü gölleri ve seslerini yitirdikleri için ölümsüzleşen kuğuları -çözüp açar bu sahne dekorlarını gönüllü yoldaşım; bu gezgin tiyatrocu, dudaklarını parçalayan uzun deniz kabuğu borusunu öttürerek ve kurabildiğim her şeyi Eriha’nın borusundakine benzer bir tiz çığlıkla yıkarak. Birçok insanın hayranlıkla seyrettiği bir eski resim gördüm, basık tavanlı bir salonda. Lazarus’un dirilişini betimleyen bir resim. Ne İsa’yı, ne de Lazarus’u anımsıyorum. Anımsadığım bir köşede, sanki kokusunu alırmışcasına mucizeye bakan bir yüzde betimlenen tiksinti yalnızca. Başından sarkan kocaman bir bezin ucuyla korumaya çalışıyordu solunum yollarını. Fazla bir şey beklememek gerektiğini öğretti bana bu “Rönesans” efendisi kıyametin Yargı Günü’nden…
Bize değerli, yeneceksiniz boyun eğdiğiniz zaman
Boyun eğdik ve külü bulduk
Bize derlerdi, yeneceksiniz sevdiğiniz zaman
Sevdik ve külü bulduk
Bize derlerdi, yeneceksiniz yaşamınızı bırakınca
Bıraktık yaşamımızı ve külü bulduk.

Külü bulduk. Artık elimizde hiçbir şeyin kalmadığı şu anda, çıkar yol yok bize yaşamı yeniden bulmaktan başka. Sanırım, bunca kağıda, bunca duyguya, bunca tartışmaya ve bunca öğrenime karşın yaşamı yeniden bulacak insan, sizin, benim gibi biri olacak, belleği biraz daha güçlü yalnızca. Bizim için güç, verdiklerimizi anımsıyoruz hâlâ. O, her verişinde kazandıklarını anımsayacak yalnızca. Ne anımsayabilir bir yalım? Söner, eğer anımsarsa gerektiğinden biraz azını. Söner, eğer anımsarsa gerektiğinden biraz fazlasını. Ah bir öğretebilse bize, yanarken, doğru anımsamayı! Ben bittim; hiç olmazsa bir başkası başlasa benim bittiğim yerden! Gün olur, amacıma ermişim, her şey yerindeymiş, topluca şarkı söylemeye hazırmış gibi bir duyguya kapılırım. Makine çalışmaya hazır. Onu devinim durumunda bile düşünebilirim hatta, canlı, inanılmaz bir yenilikte. Bir şey dah var! Küçük bir engel, bir kum tanesi, gittikçe küçülen ama hiç yok olmayan. Ne demeli, ne yapmalı, bilmiyorum. Orkestranın çarkları arasında sıkışmış ve kendisi yok oluncaya kadar onun sesine engel olan bir gözyaşı damlası gibi gelir bana bu engel. Ve geriye kalan bütün yaşamın ruhumdaki bu damlayı yok etmeye yetmeyeceği gibi dayanılmaz bir duygu var içimde. Ve beni diri diri yakacak olsalar, enson teslim olanın bu inatçı an olacağı hiç çıkmaz aklımdan.

Kim yardım edebilir? Birinde, daha gemideyken, bir temmuz öğlesinde tek başıma buldum kendimi bir adada, bitkin güneşin altında. Güzel bir meltem tatlı düşünceler getiriyordu aklıma; derken, ince ve diri ceylan vücudunun çizgilerini belli eden saydam bir entari giymiş bir genç kadınla onun gözlerinin içine bakan sessiz bir adam gelip oturdular biraz ötemde. Anlamıyordum konuştukları dili. Kadın, Jim diyordu adama. Hiçbir ağırlık yoktu ama sözlerinde ve gözlerini körleştirmişti kımıltısız ve birbirine karışmış bakışları. Hep onları düşünürüm: Çünkü bir tek onlarda rastlamadım ömrüm boyunca herkeste gördüğüm o yırtıcı, o ürkek bakışa. Bu, onları kurt sürüsüne ya da kuzu sürüsüne sokan bakışı. Adanın, o dışına çıkar çıkmaz unutulan, o hep rastlantıyla keşfedilen küçük kiliselerden birinde tekrar gördüm onları aynı gün. Hep aynı mesafeyi korudular yürürken, birbirlerine yaklaşıp öpüştüler sonra. Buğulu bir görüntü oldu kadın, kayboldu, zaten ufacıktı. Biliyorlar mıydı acaba dünyanın ağırlığından kurtulmuş olduklarını?

Gitmeyelim artık. Denize eğilmiş bir çam biliyorum. Öğleyin, yaşamımız gibi ölçülü bir gölge sunar yorgun gövdeye ve akşamleyin, tuhaf bir şarkı tutturur rüzgâr pürenlerin arasından geçerken, yeniden deri ve dudak olmaya başlar başlamaz ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi. Bu ağacın altında sabahlamıştım bir zamanlar. taşocağından yeni yonyulmuşcasına yepyeniydim şafakta.

Ah, bari böyle yaşayabilmeli insan! Önemli değil.

Londra, 5 Haziran 1932