Bize, gene yalnız yol göründü. Bu defteri Emine'ye teslim edip tek başıma, yarı aç, yarı çıplak ve böğrümden kanım sızarak bitmez tükenmez uzaklara doğru yürüyeceğim.
Meğer, bir cadı kazanı gibi kaynayan kafamın biricik ihtiyacı böyle bir dize yaslanmaktan ibaretmiş. Kaç yıldır, evet kaç yıldır, annemin dizleri toprağın altında çürümeğe gittiği günden beri hiç bunun kadar yumuşak bir yastık bulamamıştım.
Gözlerimi kapayıp bir serin rüyaya daldım. Bu rüyada, Türk köylüsü ile, Türk entelektüeli arasındaki acıklı davadan hiçbir eser kalmadığını gördüm. Emine'nin bir ağaç dalına benzeyen kolları benimle o husumet ve ilgisizlik dünyası arasında kalın ve sağlam bir bağdı. Köyde geçirdiğim iki üç yıllık zaman içinde, bana bir cehennem azabı çektiren bütün tiksintilerim, öfkeleri, gayızlarım, isyanlarım, umutsuzluklarım sağ böğrümdeki yaradan sızan kanlarla beraber akıp gidiyor. Sanki içimin ufuneti patlayıp bu delikten boşalıyor gibi...
Ben, şu anda kurban durumunda olmama rağmen bu tabiî hâdisenin başdöndürücü vahşiliğindeki korkunç sırrı tahlil edebiliyorum. Dememiş miydim ki herkese ve her şeye artık başka bir cepheden bakıyorum. Ademoğullarının içlerindeki uçurum, artık benim gözlerimi karartmıyor. Çünkü, bende medenî hassasiyetinden gitgide hiçbir eser kalmıyor. Bütün toplum bağlarından sıyrılmış, bu kuru ve çıplak tabiatın ortasında, bu yarı çıplak insanlar arasında, kovuğundan dışarı atılmış iptidaî bir mahlûktan hiç farkım kalmadı. Artık, bir an için olsun, içgüdülerimin üstüne çıkıp soyut ve genel fikirler mıntıkasına kadar yükselemiyorum. Ancak, cinsiyetimin sesini işitebiliyorum. Bu ölüm ve açlık havası içinde, bu ses, bence bütün ilâhî ve aklî hakikatlere bedeldir.