Bir yerden kalkıp başka bir yere gitmeyi "gitmek" sanan o bakışlar... gözlerini kaçırıp bir ağaca dikmek ya da gövdeni alıp yabancı bir şehre kaçmak seni değiştirmiyor ve teskin etmiyordu. Yolculuk mütemadiyen bu çöküşle ağırlıkla sonlanıyordu. Aksine senin ağırlığını daha çok atıyordu üstüne, yetmiyor ağırlığın altında ezilip büzülüp küçülüyordu bir de. Boşluğa saplanmanın diğer adıydı bakışlarını ruhunu gövdeni bilinmeyen diyarlara kaçırmak
Ev neresi biliyor musun? Ev, gitmek için gücünü yitirenlerin dönmek için çaresiz kalanların yeri. Ev öldü yularını bana takan zaman ağaçlara götürüyor beni. Ev öldü ağaçları seyrediyorum
Umut pervaza takılmış kuşun kanadı. Yaşamaya gücü yoksa bile yaşama ayartan bu umut belası nasıl da akpak ediyor insanın içini. Oradan oraya kendini durmadan vuran, av olmaya giden avcı. Çok geç. Ölüm de Umut da senin dilinde artık ve ölüm, ölüm en umutlumuzdu şimdi
Herkes "ilk an" ın sevgisi kadar var. Gerisi ona yüklediğimiz anlamlarmış ve ne çok anlam yıkıntısı içinde kalmışız. Belki de "döner yemek istiyorum" deme cesaretini gösteremediğinden suçlu olan bendim.
Yazarın okuduğum ikinci kitabı ilk kitabı BENİM RÜYALARIM HEP ÇIKAR Adlı kitabıydı ki okuduğum hüzünlü öyküler arasında ilk sıralardadır.
Esra Kahya içimizden tam içimizden geçen hikayeleri o kadar duru ve sizi içine alacak şekilde anlatıyor ki.. Öykülerini uzun süre unutamıyorsunuz mesela..
Bir İntihar Çok Ölüm romanında ise kurgusu ile daha ilk sayfalardan itibaren sizi içine alıyor ve bir sonraki bölümde neler olacağını merak ederken içinde olduğunuz bölümün hüznü ve insana dair yaşanan tüm duyguların sizi sarmalayan yanını da bırakmak istemiyorsunuz.
Geçmişe dönüşler çok yerli yerinde.. Yetişkin bir insanın annesine ait bir kokuyu içine çektiği zaman karakterin bir anda o sevgiye aç çocuğa dönüşmesi hissedilir derecede gerçek.
Romana dahil olan karakterlerin hepsinin hikayesinin olması ve bu hikayelerden sizin "süpriz sonlu" olarak bir anda haberdar olmanız okurun ilgisini hep diri tutan diğer bir özelliği.
Konusuna gelince iki çocuk ve büyümek zorunda kaldıkları anne ve baba dörtgenini ve aile olmanın aynı soyadını taşımak olmadığını burnunuzun direğindeki sızıyı göndere çekerek anlatıyor. Aynı evin içinde yapayalnız kalmış iki yetişkin ve bu yetişkinlerin kendi yaşamlarının kırgınlıklarının acılarının ve iyileşememelerinin yarattığı yıkılmışlığa tanıklık ederken yara bere içinde kalan iki çocuk.
Sırtımızda taşıdığımız kamburun sadece kan dolaşımı ile bedenimizde taşıdığımız bir yük olmadığını, herkesin o veya bu şekilde sırtında küfe küfe bir Kambur taşıdığı gerçeği ile bir kere daha yüzleşiyorsunuz. Aşkın sadece yasal olarak belirlenen yetişkinlik çağında karşınıza çıkmayacağını ve belki de küçük bir çocuğun hissettiği AŞK'ın daha tanrısal bir gücü olduğunu bir kere daha hatırlyacağınız bir eser.
Evlilik gibi bir kurumun asla zorla yapılmayacağını ve