16. yüzyılda büyük bir yetenekle doğan herhangi bir kadın mutlaka delirmiş, kendini vurmuş ya da hayatını kasabanın dışındaki bir kulübede, korkulan ve dalga geçilen bir yarı cadı, yarı büyücü olarak sona erdirmiştir.
Erkekler kadınların kendilerinden üstün bir rakip olduklarını bilirler ve o yüzden en zayıfını veya en cahilini seçerler. Öyle düşünmeselerdi, kadınların kendileri kadar bilmelerinden asla korkmazlardı.
Hayalleri olan yaratıklar olduğumuz için, hayat kendine güven gerektiriyordu. Kendimize güvenimiz olmadığında beşikteki bebekler gibiyiz. Peki ölçülemeyen ama aynı zamanda böylesine paha biçilmez bu niteliği en çabuk nasıl yaratabiliriz? Diğer insanların kendinden aşağı olduğunu düşünerek. Doğuştan gelen bir üstünlüğe sahip olduğunu hissederek. Servet, rütbe, düz bir burun...