şu ana kadar okuduğum en iyi romanlardandı. uzun bir kitap, uzun süredir içindeyim. donna tartt’ın klasiklere dair bilgisi ve yazı dili
muhteşem.
konu ettiği arkadaş grubu birbirlerini asla unutmamaya fakat parçalanmaya mahkum bir grup.
anlatıcı richard papen’ın henüz karizmatik arkadaş grubunu dışardan gözlemlerken onun onlardan farklı olduğunu, kıyasla daha normal biri olduğunu düşünüyoruz. ama kitabın sonlarına doğru, yaşanan olaylar, cinayetler onun kendisinin de anlamadığı karanlık tarafını ortaya çıkarıyor. mesela camilla’nın acısından zevk alması ve birden gelen ona zarar verme arzusu. tartt, bu ani arzuların üstünde fazla durmamış bence. sanırım richard’ı kendime en yakın gördüm ve sevdim. californa’daki ızdırap dolu durağan hayatından çıkıp hampden’a geliyor, burada gerçekten sevdiği şeyleri okuyup ilginç insanlarla tanışıyor. klasikleri okuyup, yunanca ve latince konuşup herkesten üstün hissedip, akşamları yiyip içip keyifli bir hayat sürerken kendini vicdanî bir girdapta, cinayetlere şahit buluyor. yaptığımız ufak ve ani seçimler hayatımızı ne de çok etkiliyor.
bunny karakterini tanırken ondan pek hoşlanmamamız gerekiyor (ben hoşlandım ama) çünkü kendisinin neredeyse hiçbir şeye karşı saygısı yok. zengin bir aileden gelip tek kuruşu olmamasına rağmen düşük sınıftan gelen richard’a üstten bakması, sorumsuz olması gibi özelliklerinden dolayı. ama kitabın sonlarında onun mensup olduğu grubu tamamen çözdüğünü görüyoruz.
ayrıca kitaptaki eğrelti otuna dair vurgu çok hoşuma gitti. henry bunny’i itmeden önce “eğrelti otu topluyoruz” diyor ve bunny’nin annesine taziyede eğrelti otu veriliyor. eğrelti otunun sonsuz gençliği simgelediğini öğrendim. bunny, jullian’ın dersinde sonsuza kadar yaşamak fikrinden çok etkileniyor. gerçekten de sonsuza kadar 24 yaşında