• Sen, o benim, daha ne duruyorsun aşk kelimesi 
    Burası ben, gene bir sevdaya çağrıldı o yer 
    İnanma ellerimi deniz, ağzımı bulut ettiğime 
    Ağzım da, ellerim de dünyaya göre 
    Günüm aydınlıkla biter. 

    Tut ki ben her türlü görünmenin apayrısı 
    Gün günden sevdaya benzer 
    Bir adam düşünürsem şapkası maviyle gelen 
    Bir ekmek koparılsam işte o sıra 
    Benzer mi benzer sevdaya 
    Bir duruşum var çevresi gözlerinden. 

    Sanki yanımda gezdiriyorum aşk kelimesi 
    Uyanık, duygulu, her günkü yanımda 
    Bilmem ki ne yapsam, ne etsem bu sevinirliği 
    Kendimi görmeye parklara gidiyorum 
    Kiminin bana kiminin çaresizliğe elleri. 

    Kaçsam da bir türlü karanlık şimdi 
    Ne kadar aynı bir dünyadayız seninle 
    Aşka, dövüşe, maviye yetmek için 
    Biriyim, cesurum, var mısın ellerime 
    Bir başka sabaha kadar içelim.
  • Sofanın bana söyledikleri kısmı çok etkileyici ve çok sanatsal. O tasvirle kitaba başlamak da müthiş. Şöyle ki: "bu sofa dört köşedir: ortada sokak kapısı, iki yanında birer pencere. pencerenin yanında bir ot minderi. minderin yanında yemek masası. masanın yanında iki sandalye. bu sofada oturulur, yemek yenir, misafir kabul edilir.
    benim her girişimde, orada, hareketsiz duruşum, beni bana gösteren bu çehreye bakmak içindir.
    ve baktım: minderde üst üste konmuş iki yastık. (demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış.) masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalye. (demek annem en üst raftan bir ilaç şişesi almış). ha... işte masanın üstünde bir şişe: kordiyal. (demek annem bir fenalık geçirmiş.) min­derin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil. (demek annem ağlamış.)
    benim de bu şişeye, iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var, ben de kordiyal alacağım, uzanaca­ğım ve ağlayacağım."
  • Piyango kuyruğundaki kardeşim,

    Seni hiç görmedim, tanımıyorum. Lâkin benim için kıymetlisin zira sen benim din kardeşimsin.

    Sen dünya hayatında haram para ile mutluluğu ararken, ben, ahirette sıkıntı yaşamaman için sana dua ediyorum.

    Allah sana helal kazançlar nasip etsin..
  • Siz Kafka’nın dünyasına bakmayın, o başka, umutsuzluk
    dünyası onun dünyası. Avrupa belki de onun karanlığına özeniyor. Korkmayalım, Avrupa kendi yaratmaya çalıştığı karanlığından çabuk bıkacak. Benim üzüldüğüm başka bir şey daha var, Dostoyevskiyi karanlık, hastalıklı buluyorlar. Ben demiyorum ki, insan hiç karanlığa, umutsuzluğa düşmez. Düşmez olur mu? Ama insanlığın mayası aydınlık ve umuttur. İnsanlığın mayasında güzel, aydınlık, pırıl pırıl, umut, gelecek türküleri söyleyen düş dünyaları kurmak var. Dostoyevskiye gelince, bu insanlığın yetiştirdiği en büyük umut, aydınlık dünyası kuran kişiye kim yaptı bu işi, onu, kabuğuna bakarak, karanlığın, hastalıkların türkücüsü kim yaptı, kim kandırdı insanlığı bu üstün düşçü üstüne. Bakın size söyleyeyim, Dostoyevski ne yapar biliyor musunuz, karanlığı yığar yığar karşımıza, bir karanlık duvarı örer önümüze, onun işi, hüneri bu, sonra o kurşun geçirmez karanlığın arkasından ışığı daha belirli, daha açık görürüz. Dostoyevskinin hüneri budur. Bence Dostoyevski, insanlığın en aydınlık yanlarından birisidir. Onun Kafka’larla, çağımızın karamsarlarıyla hiçbir ilişkisi yoktur.
  • "benim de bir insan tarafım vardı
    bakma böyle kötü olduğuma
    benim de dileklerim vardı
    benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan
    yeter artık vurma yüzüme çirkinliğimi
    hergün bir kadın ağlar benim yüzümde
    büyük dertler için benim ellerim
    anlamıyor musun
    sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
    ben sevilmediğimden böyle çirkinim"
  • İlk olarak şunu söylemeliyim; hani bir kitabı okursunuz ve ondan çok etkilenirsiniz, nasıl yorum yazacağınızı bilemezsiniz. İşte, şuan bu durumdayım. Kitap, resmen nefesimi kesti. O yüzden elimden geldiğince duygularımı ve kitap hakkında düşüncelerimi aktaracağım ama yetersiz kalacak bunu bilin. Hemen kitabın konusuna ve düşüncelerimi geçeyim.
    Leyla... Geçmişinden kaçıp kendisine küçük bir dünya kuran kadın. Her şeyi geride bırakmış ve huzurlu bir hayat yaşarken aldığı bir telefon haberiyle dünyası değişmeye başlar. Ve hemen ardından uğradığı saldırı ile korunaklı hayatına elveda edeceğinin habercisidir. Geçmiş peşini bırakmaz.
    Menderes... Eylül Çıkmazı'ndan tanıdığımız gizemli adam. Gizemini orada öyle bir noktada bırakmıştı ki bir solukta okumak istemiştim onu. Menderes, ailesine zarar verecek hiçbir şey istemezken 'bela' diye nitelendirdiği kadına ilk gördüğü anda vurulmuştur. İlk başlarda Leyla'yı ne kadar istemese de sonradan Leyla onun 'alanına' girmiştir. Onu, her ne olursa olsun ve kime karşı olursa olsun koruyacaktır.
    Leyla, karanlıktan kaçmışken Menderes'in karanlığında kalmak istemese de kalp devreye girdiği anda, karanlığın içindeki kar tanelerinin ışığında aşklarını yaşamaya başlayacaklar.
    Leyla'yı çok sevdim. Daha önceden yazarın kitaplarını okumuş biri olarak Leyla, çok farklı benim için. Onun duruşunu, kendinden emin tavırlarını ve asilliğini ve tabii ki aşkını kabullendiği anda da aşık bir kadını okumaktan büyük zevk aldım. Menderes gibi ailesi için canını bile verecek bir adamın aşık olduğunda nasıl olduğunu okuduğumda, tek kelimeyle nefesim kesildi.
    Sevemediğim karakteri söylememe gerek var mı? Bence yok ama yine de söyleyeyim Melih. Onun hakkında hiçbir şey söylemiyorum; okuyun görün efendim. Ben, nefret ettim kendisinden.
    Menderes'in herkesten sakladığı kişiyi öğrenince çok şaşırdım ve devamı için meraklayım.
    Yazar bu kitabıyla hem karakterlerinde hem de kurgu olarak bir, iki değil on kat atlamış. Kitabın kurgusu, karakterler, betimlemelere bayıldım. Hele kitabın tasarımı baştan sona harika. O bölüm başları, kapak efsane!
    Ve sırada gelecek olan serseri Uras Alsancak'ı okumak için sabırsızım, hemen kavuşmak istiyorum.
    Eğer aşk, gizem ve romantizm okumak istiyorsanız bu kitabı kesinlikle okuyun derim.
  • Genelde dram okumak benim için çok zor. Okuduklarımın hiçbirini beğenmemiştim; bir iki tanesi hariç. Kitaba kendimi öyle bir hazırladım ki anlatamam asla. İpek ve Demir'in hikayesi...
    "O ikisi; İpek ve Demir... Özleri çok farklı olsa da
    her ikisi de çok ama çok dayanıklı birer madde. Ve İpek ve Demir...
    Kalpleri çok farklı olsa da isimlerinin anlamları gibi
    çok dayanıklı birer aşık."
    İpek ve Demir birbirleriyle küçükken etle tırnak gibiyken birden bire ne oldu da düşman oldular? Kitabı, bu soruyla okudum durdum. İpek'in boş bir anında, Demir'in annesi Aysun Hanım'a 'evet' demesiyle başlar hikaye. Yıllar önce iki dostken şimdilerde birbirinden nefret eden iki insanın yolu birleşir...
    Kitapta İpek ve Demir'in hiç bitmeyen kavgaları vardı. Özellikle, işte şuan mutlular, diyeceğim anda savaş baltalarını çıkarıyorlar.
    Okurken beni çok arada bırakan bir kitaptı. İpek'in de Demir'in de haklı olduğu yerler vardı. İkisine asla kızamadım çünkü; yazar öyle bir yazmış ki anlatamam. Daha doğrusu kitapta haklı veya haksız kişi yok.
    Ama çoğunlukla Demir'e sinir olduğumu söylemeliyim; hele 'Öldürürüm,' kelimesinin geçtiği yerler de içime işledi resmen.
    Eğer sizde henüz okumadıysanız kendinizi ben gibi hazırlasanız iyi olur. Çünkü insanı derinden sarsıyor. En çok etkilendiğim sahne kitabın sonlarına doğru Demir 'Ölüme hazırlanmak diye bir şey yokmuş,' dediği yerde ağlamamak elde değil.
    Ve evet bütün sorulanızın cevabı kitapta var. Hele Demir'in İpek'e karşın neden kötü demeyeyim ben; soğuk davrandığını öğrenince yüreğim burkuldu.
    En sevdiğim karakterler; Tabii ki Niko, umut ışığı.
    Kitapta öyle saçma entrikalar yok, boğacak türden aşkta yok. Bol bol dram var bilginize. Dram sevmememe rağmen ben kitabı severek okudum. Sırada Ceylan kitabı kaldı yazarın, onu da okumak istiyorum. Kitabı okumanızı tavsiye ederim.