• Niye öyleydi bilmiyorum ama, 70'lerde ve 80'lerde çocuklar için de pek mühimdi Örovizyon!

    Şahsen, asıl amacı Avrupa Televizyon Birliği'nin teknik imkânlarını test etmek olan, ama nasılsa milli davamız hâline gelen bu şarkı yarışmasını dikkatle takip eder, hatta videoya kaydedip tekrar tekrar izlerdim. Belki dünyanın başka yerlerinde oturan insanların neye benzediğini, nasıl konuştuğunu görmek için. Aile efradının en temel eğlencelerinden biri hâline gelmiştim bu özelliğimle.

    Sadece çocuklar değil, büyükler de duygusal anlar yaşardı Örovizyon geceleri. Bizim şarkı bittikten sonra rakı açanlar, gözleri dolanlar. "En azından Türk insanının böyle çarşaflı falan değil de çağdaş bir kişi olduğunu dünyaya gösterdik"çiler.

    "Göstermek" önemliydi o yıllarda. "Kendimizi" veya "onlara günlerini" göstermek için, Türkiye'nin en kapalı, en uzak, en yabani yıllarında, sadece iki platform vardı: Milli maçlar ve Örovizyon!

    Şimdi o yıllara bakınca görüyorum ki, her şeyi bir kenara bırak, hem futbolumuz, hem müziğimiz çok gelişmiş!

    Zira milli maçlarda 3-0 yenilgi bile memnuniyet verici olurdu zaman zaman.

    Futbolcularımızın birer Beckham kopyası gibi havalı, şık, cool, trilyoner ve manken meraklısı değil, çoğunlukla gayet gariban ve kara kuru olduğu yıllardı.

    Müziğe gelince... Uzun uzun anlatmaya gerek yok, "Opera" desem, o dönemi bütünüyle özetleyecektir sanırım!

    Bu "kendimizi anlatma" gayreti, Yuroviijın Song Kontest'in tanıtım filmleri bölümünde zirveye çıkardı!

    Alt tarafı şarkıyı tanıtan bir videoklip yahu! Kimi ülkeler sahnede grubun şarkıyı söylemesini çekip gönderirdi. Bizse Türkiye'nin tarihi, turistik, gastronomik ve insani güzelliklerinin hepsini bir şarkıya sığdırmak için kendimizi paralardık.

    Şak Efes, şak camiler, şak İstanbul silueti, şak Topkapı Sarayı, Kapadokya, Adalar, Anıtkabir. Galata Kulesi, Kızkulesi, plajlarımız, Dolmabahçe Sarayı, şak baklava, şak dansöz, şak şiş kebap!

    Hatta yetmedi, şak Ajda dansöz kıyafetiyle Topkapı Sarayı'nın damında! Ne oldu, ne bitti, bu kim, ora nere derken şarkı biterdi!

    -Keşke deniz kenarında biraz daha şeyapsalarmış. Hayır turist gelirdi, adamlar yüzmek istiyor!

    -Bence Pera Palas'ı koymaları lazımdı. Agatha Christie'nin kaldığı otel yani, İngilize çok hitap ederdi.

    Tabii, İngiliz de aniden Pera Palas'ı bizim tanıtım filminde görünce, "Ooo, Agatha Christie'nin kaldığı otel, hemen Türkiye'nin şarkısına oy vermeliyim" diye telefona sarılacak!

    Ki zaten o dönemde telefonla oylama da yoktu. Sanırsam bütün ülkelerde "halk jürisi" dediğimiz, on on iki kişiden oluşan, ülkenin "Yuroviijın karar mercii" puan verirdi!

    Hatırlarsanız bu, diyelim ki on iki kişiden oluşan bizim jüri, şarkı yarışmasının gecesi, haberlerden sonra TRT'de başlayan bir programla ülkeye tanıtılırdı. Halk jürisi (!) kadın ve erkeklerin eşit oranda temsil edildiği, herkesin üniversite mezunu ve profesyonel, ayrıca da takım elbiseli veya döpiyesli olduğu, doktor, avukat ve mühendislerden oluşan, genellikle klasik müziği hobi edinmiş bir grup!
    Halk işte canım! Adeta Türkiye'nin bir kesiti!

    Puanlama sırasında da milli maç psikolojisi yaşanırdı. Küfür, bağırış çağırış, "komşu"ya iyi niyetler!

    Alt katta oturan teyze, puanlama sırasında, tansiyonu yükseldiği için, gidip yatak odasında volta atarak vakit geçirirdi! Beş on dakikada bir gelip, sonuçları öğrenip, "Ahlâksızlar" diye söylene söylene geri giderdi!

    En başarılı sonucumuz sondan sekizincilik falan olduğu için, hep o teyze haklı çıkar, kimilerince "Valla bir daha katılmamak lazım buna" diye de desteklenirdi kendisi. O yüksek tansiyonla hâlâ turp gibi yaşıyor bu arada!

    Onun için de, 80'li yıllarda doğmuş olanlar, Sertab Erener, arkasından Athena başarılarının bizim için ne demek olduğunu anlayamazlar!

    Bu seneki şarkımız çok parlak bulunmadı kimilerince. O kimilerinin arasında ben de varım, hatta en önde bayrak taşıyorum!

    Ama bütün bu anlattıklarımın "anı"ya dönüşeceğinden eminim.

    Artık kimse "Politik sebeplerden hakkımızı yediler" demeyecek.

    Sokaklar Örovizyon geceleri boşalmayacak. Kimsenin tansiyonu yükselmeyecek. Haftalarca yorum yapılmayacak.

    Bir daha hiç 0 puanla sonuncu olmayacağız, olsak da umursamayacağız.

    Ve yavaş yavaş, artık hiçbir şey, o zamanlardaki gibi olmayacak.
    Gülse Birsel
    Sayfa 73 - Epsilon Yayıncılık
  • 124 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    Sıcak, duygusal ve mesajlar içeren bir kitap. Benim için hem bir dinlence oldu, hem de içimi ısıttı. Bence okunması gereken kitaplardan, çünkü masumiyet çok güzel anlatılmış.
  • 224 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitabı PDF olarak tesadüf eseri indirmiştim ve internet bağlantısının olmadığı bir günde yine tesadüf eseri karşılaştım ve okudum. Bir saat içinde bitti hemen ve bence çok güzel bir romantizm romanıydı- ki romantizm düşmanıyımdır. İnsanı sıkmıyor, boğmuyor ve tatlı tatlı kendini okutuyor. Verdiği birkaç küçük ders de yok değil kitabın içinde. Bu roman için yazarına teşekkürler.
  • 152 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap açıkça Stalin'i ve onun politikasını eleştiriyor olsa da bence okurken genel olarak politika ve siyasetin bütününe ince göndermelerde bulunmuş Orwell. - SPOİLER- Hayvanların kitabın başında insanlara olan bakış açısı ve eleştirisi ile gelen isyanı ve çiftliğin kurulmasıyla domuzların yeni düzende lider seçilmesine kadar her şey 'idea' larına uygun ilerlerse de Napoleon'un lider olması ile güce ve makama, sefaya düşkünlüğü, yandaşlarının diğer hayvanlar üzerindeki aldatmacalı sözleri ile çiftliğin nasıl da zalim bir yere dönüştüğüne şahit oluyoruz. Günden güne domuzların işine geldiği gibi değişen yasalara diğer hayvanların itiraz etmemesi, edecek olanların da sindirilmesiyle son derece baskıcı bir çiftliğe dönüşüyor. Totaliter rejimi ve Napoleon üzerinden Stalin'i çok ağır eleştirse de Orwell, kitabın sonunda insan ve domuzu ayırt edemeyen diğer hayvanların gözünden hem komünizmi hem de kapitalizmi iğnelemiş olduğunu düşünüyorum. Velhasıl siz bu kitaptan ne anlarsınız, ne gibi çıkarımlarda bulunursunuz bilmem ama ben özetle cahil kalan ve yanlışa yanlış demeyen itiraz etmeyen her toplum yozlaşmaya ve 'özgür köleler' olmaya mahkumdur, diyebilirim. Hayvan Çiftliği George Orwell
  • 282 syf.
    ·1 günde·8/10
    GORKİ’Yİ OKUMADAN ÖNCE:
    Gorki’yi okumadan önce Gorki’nin kim olduğunu bilmemiz gerekiyor. Maksim Gorki, 28 Mart 1868 tarihinde doğmuştur. Asıl ismi Aleksey Maksimoviç Peşkov’dur. Çocukluğu Astrahan’da geçer. Nakliyecilik(mobilyacılık) yapan babasını 5 yaşındayken kaybedince annesi yeniden evlenir ve Maksim Gorki’yi anneannesi ve büyük babasının tarafından Novgorod’da büyütülür. 11 yaşındayken annesi de veremden ölür. 8 yaşında çalışmaya başlar. Bu sayede Rus işçi sınıfının yaşamını yakından tanır. 1 Mayıs marşının söz yazarıdır.
    Önce bir kunduracıda çırak olarak işe başladı orada dikiş tutturamayınca bir gemide aşçı yamaklığı ve bulaşıkçı olarak işe girdi. Gemide çalışırken kendine Rusça ‘acı’ anlamına gelen ‘gorki’ takma ismini koydu. 19 yaşına gelince intihara kalkıştı. İntihar girişiminden sonra 5 sene boyunca Rusya’yı baştan sona dolaştı. Bu beş yıl serserilikle geçti. Bu acıklı olaylar Gorki’de büyük bir deneyim mirası olarak kalmıştı. Bu deneyimlerini “Ekmeğimi Kazanırken” (1916) ve “Çocukluğum”(1913) eserlerinde detaylı anlattı.
    İlk eseri ‘Makar Çudra’ 1892 yılında Tiflis’te bir Kafkas gazetesinde yayınlandı. 1895 yılında Petersburg’da bir dergide yayınlanan ‘Çelkaş’ adlı öyküyle ünlendi. Ününün devamı ‘Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız’ öyküsüyle geldi.
    Gorki öyküler ve romanlar yazmaya devam etti. Lenin’le 1902 yılında tanıştı ve aralarında bir dostluk ilişkisi başladı. Bu ilişki Gorki’nin Ekim Devrimine katılmasıyla devam etti. 1906 yılında yazdığı ‘Ana’ adlı eserini Rus Devrimine adadı. Gorki, öykülerinde ve dramlarında ülkesinin toplumsal zorluklarını işledi. Başlangıçta sistemi eleştiren yazar 1931’den sonra ideolojik bir edebiyatın propagandasını yaptı. ABD, İtalya ve Almanya’yı gördü. İtalya Capri’de yaklaşık 10 yıl yaşadı. Aleksey Maksimoviç Peşkov 14 Haziran 1936 taraihinde 68 yaşında Moskova’da zatürreden öldü.
    HAKKINDA
    Kitapta geçen Horoşeye Delo kişisinin adının doğru yazımı Haroşeye Delo’dur. Gorki’nin temel okul bilgisi az olduğu ve grameri hiç sevmediği için bu kelimeyi hep böyle kullanmıştır.
    Gorki’nin cenazesine J. Stalin ve V. Molotov da katılmıştır.
    Gorki 4 yaşında kolera hastalığına yakalanmıştır. Kendisi hastalığı atlatmıştır ama hastalığı bulaştırdığı babası bir yıl sonra vefat etmiştir.
    İntihar girişiminde bulunduğunda cebinden şu not çıkmıştır: ‘Lütfen Alman şairi Heine'yi sorumlu tutun ölümümden. Yürekteki diş ağrısını o icat etti... Son zamanlarda içimde barınan şeytanın nasıl bir şey olduğunu bulmak için vücudumun parçalanıp incelenmesini istiyorum. İlişikteki pasaport, benim Aleksey Peşkov olduğumu gösterecek ama ümit ediyorum ki bu not hiçbir şey göstermeyecektir.’ Aynı yıl içinde bir kere daha intiharı denemiş ama başarısız olmuştur.
    Gorki Rus edebiyatının en iyi tasvir yapan yazarı sayılabilir. Hatta kendisi için ‘iğneyi sayfaya batırsa kan akıtır’ sözü söylenir.
    Usta bir yazar olmakla birlikte usta bir satranç oyuncusudur. Lenin’le yaptığı bir satranç maçında Lenin’i mağlup etmiştir.
    1933 yılının Mayıs ayında İtalya’nın Sorrento kentinden İstanbula’a gelmiştir. Sultanahmet ve Süleymaniye camileri, Ayasofya ve Aya İrini’yi gezdikten sonra deniz yoluyla Odessa’ya dönmüştür.
    İsmi Rusya’da Nijniy Novogorod şehrine verilmiştir.
    Bir konuşmada verilen bilgiye göre Yaşar Nabi, Orhan Kemal'i Rum yazar Stratis Mirilivis'e benzetir. Orhan Kemal buna şu cevabı vermiştir: "Mutlaka birine benzemem gerekirse ben Gorki'ye benzemek isterim."

    ÇOCUKLUĞUM ESERİNİ OKUMADAN ÖNCE:
    Gorki Çocukluğum romanını tamamen gerçek olaylara dayanarak yazar. Hayatının 5-8 yaşları arasındaki dönemini anlatır.
    Maksim Gorki beş yaşında iken babasını kaybeder. Anneannesi ve annesi ile annesinin doğdukları eve göç ederler. Dayıları, kuzenleri, büyükbaba ve anneannesiyle beraber yaşamaya başlar. Büyükbabası dayılarını pek sevmez. Büyükbabası çok disiplinlidir, kumaş boyama işleri yapan bir zengindir fakat paralarını çocukları harcamıştır. Her cumartesi kuzenleriyle Leksey'i döver. En sonunda atölyeleri yanar ve adam da yavaş yavaş iflasa gelir.
    Leksey'e dedesi okuma-yazma öğretmiştir. Leksey de bu sayede Zebur'u okuyup, bazı şiirler ezberlemeye başlamıştır. Çok çalışkandır
    Annesi başka birisine kaçmıştır. Artık büyük ailesi ile birlikle yaşamaya başlar Aleksey. Çeşitli arkadaşlar edinir ve hayata atılmaya çalışır. Bir süre sonra annesi geri gelir ve tekrar evlenerek gider. Evlendiği adamla gittiği şehirdeki evleri yanar ve geri döner. Bir süre sonra ise ölür. Maksim bundan sonra hepten öksüz kalmıştır ve daha 8 yaşındadır. Okuma merakı içindedir ve dedesi ona "artık sana bakamam git çalış" der. O da 8 yaşında iken evden ayrılır ve kendi başının çaresine bakmaya gider.

    ÇOCUKLUĞUM ESERİNİ OKURKEN:
    Kitap 1873-1878 yılları arasında Novgorod’da geçer.
    Kitapta karakter sayısı çok fazla olduğu için okumaya başlamak zor olabilir ama kitabın ajıcı olması devamını getirip karakter analizi yapıp karakterlere yabancı kalmamızı sağlar. Ana karakterimiz Aleksey Maksimoviç Peşkov’dur.
    Aleksey’in babası: Maksim Savvatyeviç
    Maksim 9 yaşında yetim ve öksüz kalmıştır. Babası Sibirya’ya sürülmüş bir askerdir. Aleksey’in ninesi tarafından çok sevilmesine rağmen ailenin geri kalanları tarafından sevilmez. Aleksey’in dayıları tarafından öldürülmeye çalışılmıştır.
    Aleksey’in annesi: Varya
    Varya 1848 yılında doğdu. İki evlilik yaptı; ilk eşi Maksim Savvatyeviç’ten 1 çocuğu, ikinci eşi Yevgeniy Maksimov’dan 2 çocuğu oldu. İkinci evliliğinde Moskova’ya taşındı, eşi onu ve çocuklarını terkedince tekrar baba evine döndü. Baba evinde hayatını kaybetti. Sert bir kadındı babasına bile karşı gelebilen bir kadındı. Leksey’in eğitimine önem verirdi.
    Aleksey’in ninesi: Akulina İvanovna
    Leksey tarafından ailede en sevilen kişidir. Aileyi çekip çeviren kişidir. Herkes tarafından sevilir. Kocasından sıkça dayak yer ama artık buna bağışıklık kazanmıştır. Küçük yaşta öksüz kalmıştır. 14 yaşında evlendirilip toplamda 18 kez doğum yapmıştır. Sadece üç çocuğu hayatta kalmıştır.
    Aleksey’in dedesi: Vanka
    Para için her şeyi yapan, cimrilik konusunda çizmeyi aşmış biridir. Leksey’e karşı defalarca şiddet uygulamıştır. Kavgacı, huysuz ve insanları sürekli rahatsız eden bir kişiliğe sahiptir. Çamaşırcılık işi yapmaktadırlar. Küçük yaşta yetim kalmıştır.
    Aleksey’in dayıları ve kuzenleri: Yakov ve Mihail
    Leksey’in dayıları, babalarını öldürüp mirasına konmak isterler. Mihail dayısı Yakov’a göre daha kurnazdır. Babalarını öldüremeyeceklerini anlayınca aileden uzaklaşırlar. Sadece ara ara ziyaretlerde bulunurlar. Yakov dayının eşi ölmüştür. Oğlu Saşa babasına zıt bir karakter olup sinsi ve kurnazdır. Mihail dayı eşi Natalya’ya karşı çok kötü davranışlar sergiler. Eşi Natalya doğumda ölmüştür. Oğlu Saşa ise babasıyla zıt bir karakterde olup saf bir kişiliğe sahiptir.
    Romandaki ana karakterlerle birlikte Leksey’in arkadaşlık kurduğu kişiler de vardır. Çingene İvan, Grigory Usta, Dadı Yevgenya, Horoşeye Delo ve Pyotr Amca bunlardan bazılarıdır.

    ÇOCUKLUĞUM
    Aleksey’in kitaptaki macerası babasının vefatından sonra annesi, ninesi ve dedesiyle birlikte Astrahan’dan Novgorod’a tekne yolculuğu ile başlıyor. Yepyeni bir ortama girince sadece 5 yaşındaydı. Bir çocuk için gelişiminin çok önemli olduğu üç yılını dedesi ve ninesiyle birlikte geçirecekti Aleksey.
    Yaptığı bir yaramazlık yüzünden dedesinden büyük dayak yiyen Leksey annesinin de onu savunamaması üzerine bayağı hırpalandı. Kitapta da bolca geçen insanların birbirlerine şiddet göstermesi ve güçsüz olanların sürekli şiddete maruz kalması dönemin insanının gergin ve şiddete meyilli olduğunu gösteriyor. Hata yapan her çocuğun dövülmesi çocuklar için de bir yerden sonra normal olarak görülmeye başlanılmıştır. Leksey yan komşularının 3 çocuğuyla gizlice buluştuğu bir gün kardeşlerden biri oyun oynarken kuyuya düşer, çocukların çabasıyla kuyudan kurtarılır. Kuyuya düşen çocuk olayın hala oyun kısmındayken abisi ‘bu olay için çok dayak yiyeceğiz’ demiştir. Kitabın başlarında dayağın fazla olumsuz etkisi belirtilmese de Leksey 8 yaşına gelince bir hırsızlık çetesi kurar ve kereste çalmaya başlar. Bu olayın sebebi aslında insanların hırsızlığı gelenek haline getirmeleri değil hırsızlığın iyi bir davranış olmadığını bilmemeleridir. Hırsızlık küçük yaşta yapılınca bir erdem sayılması da eğitimin kalitesizliğinin bir sebebidir. Leksey okula giderken kitabı olmadığı için öğretmenleri onu derse kabul etmek istememişlerdir. Bu kargaşalar içinde bir bunalım yaşayan Leksey için tek kurtuluş yolu ise oyun oynamaktır. Dedesinin baskısı sebebiyle sokağa fazla çıkamayan Leksey’in oyun oynadığı alan evlerinin bahçesiyle sınırlı kalır. Sokağa çıkınca da yine bir kavgayla karşılaşan Leksey o mahalledeki çocuklarla sürekli kavgalar etmeye başlar. Bir gün Pyotr Amcayla kavga etme konusundan konuşurken Pyotr Amca ona ‘daha seri olmalısın’ der. Leksey bu sözleri dikkate alır ve mahallede kavgada yenişemediği bir çocuğu daha seri hareketler göstererek döver. Leksey’in ailesinden gördüğü şiddet bu şekilde hayatına yansır. J.J. Rousseau ‘oyun çocuklar için doğal bir hak ve doğalarının bir parçasıdır’ der, aynı konu hakkında Maria Montesorri ise ‘çocuk büyüme ve oyun öğrenme çabası içinde olduğu sürece oyun oynamaya devam eder. Çocuk daha iyi bir iş bulamadığında oyun oynar.’ Düşünürlerin bu sözleri dikkate alınınca beş yaşındaki bir çocuğun en önemli işi ve hakkı oyun oynamaktır. Leksey bu haktan yararlanamadığı için dezavantajlı bir çocuktur (Dezavantajlılığına sebep olan olaylar arasında babası ve annesinin vefatı da eklenir.)
    Daniel Berlyne’nin İçten Uyarılma Kuramına göre çocuk herhangi bir olayı oyun olarak görebilir ve onunla oyun gibi eğlenebilir. Çocuk bu olayı farklılaştırarak ilerletir. Farklılaştırma çocuğun yenilik yaratacak seçenekleri tükettiğinde ilgi çekmez olur. Bu kuram dedesinin onu ilk dövdüğünde çok etkilenmesi; sonrasında bunu rutine sarıp her cumartesi günü onu ve kuzenlerini dövmesiyle ilişkilendirilir. Dedesinden ilk dayak yediğinde farklı olan bu oyun ona ilginç gelmişti ama devam ettikçe bunun artık heyecanlı bir yanı kalmamıştı yani dayağa karşı acı hissetmemeye başlamıştı. İlk yediği dayak 2 sayfa anlatılırken kitabın devamında dayak yemesini sıradan bir olay gibi bir cümlede belirtir.
    Böyle bir ortamda büyümeye devam eden Leksey samimi olduğu arkadaşı Çingene İvan’ı da dayılarının ihmali üzerine kaybedince ciddi bir şekilde etkilendi çünkü dedesi onu döverken İvan araya girip kendisi zarar görse bile Leksey’i kurtarıyordu. Leksey’in kurtarıcı meleği İvan’ın ölümü dedesi tarafından da üzülerek karşılandı. Dedesinin üzüntüsü maddi bir üzüntüydü ama Leksey bundan çok etkilenmişti. İvan’ın ölümünden sonra ninesine daha çok yaklaşan Leksey onunla daha çok vakit geçirmeye başlamıştı. Dedesiyle birlikte dini eğitime de ilgi duymaya başlamıştı. İki kez taşındıktan sonra artık çevresi genişlemeye başlamıştı. Kiracıları Horoşeye Deloyla dost oldu. Pyotr Amcayla tanıştı ve onunla dost oldu, dostluğu kısa sürdü ve kendince Pyotr Amcayla küstü. Kısa süre sonra Pyotr Amca da öldü zaten. Arkadaş arayışlarına devam ederken komşularının çocuklarıyla tanıştı. Bahçeden diğer bahçeye geçtiğinde onları görüyordu. Bu üç kardeşle kısa bir süre arkadaşlık yaptıktan sonra onlarla da konuşmamaya başladı.
    Bu olaylar devam ederken annesi yeniden dedesinin yanına geldi. Leksey’in annesi gelince hissettiği duyguya anlam veremediğini düşünüyorum. Bir yandan üzülüyor bir yandan da annesini gördüğü için seviniyordu. Annesi geldikten sonra evlerinde misafirler eksik olmuyordu. Leksey’in dedesi, kızı Varya’yı yeniden evlendirme peşindeydi. Leksey’in bu olaylara aklı ermediği için annesinin yeniden evlenmesi konusuna karşı bir tepki gösteremiyordu. Annesi geldikten sonra Leksey’in eğitimine önem vermeye başlamıştı. Mihail dayının oğlu Saşa ile okula başlamıştı. Saşa sürekli bahaneler bulup okulu kırıyordu uzun süre devam etmedi okula. Leksey ise okulda da arkadaşlarından gördüğü baskılarla birlikte okuldan verim alamayarak devam etti. Kendisi zeki ve çalışkandı. Onun keşfedilmesi uzun süre gecikti ama yine de üçüncü sınıfa kadar devam etti. Annesi geldikten sonra çiçek hastalığına kapıldı. Artık çatı katında hiç kimseyle iletişim kurmadan yaşıyordu. Ninesinin ona çiçek olduğu zamanda da sevgisini hissettirmesi, ninesini annesinden daha çok sevdiğini anlamasını sağladı. Annesi yeniden evlendi. Yeni kocası Yevgeniy Maksimovdu. Düğünden sonra annesi yeninden evden ayrıldı yeni eşiyle Moskova’da yaşayacaktı. Babasının evine tekrar gelince bu onun ölümüyle sonuçlanacaktı. Yeniden ev değiştirdiklerinde ise artık bir bodrum katta ninesi ve annesiyle birlikte yaşayacaklardı. Burada annesi bir doğum yaptı. Bir gün annesini, ve üvey babasıyla kavga ederken gördü ve annesini savunmak için üvey babasını kalbinden bıçakladı. Aleksey tekrar dedesinin yanına dönünce artık potansiyel bir hırsız olmuştu. Kurduğu çeteyle hırsızlık yapıyordu. Dedesinin aşırı pintiliği yüzünden ninesi aç kalmasın diye kazandığı parayı ninesine veriyordu. Leksey 8 yaşına geldiğinde annesi dedesinin evinde veremden hayatını kaybetti. Dedesi annesinin vefatı sonrasında artık ona bakmayacağını söyledi. Leksey bunu duyduktan sonra evi terk etti.
    Romanda geçen bütün karakterler bana İlya Repin’in ‘Korkunç İvan Oğlunu Öldürüyor’ tablosundaki Korkunç İvan’ı hatırlatıyor. İvan, oğluyla yaşadığı tartışma sonrasında bir hışımla elindeki asayla oğlunun şakağına vurur. Oğul aldığı darbeyle yere yığılmıştı. İvan ise yaptığı şeyden pişmanlık duymuş “Kahrolayım, oğlumu öldürdüm! Oğlumu öldürdüm!” diye bağırmıştır.
    Rus insanlarının bu kadar ani yaşadığı ruh hali değişimleri kitapta da çoğu yerde geçer. Leksey’in dedesinin takvimini keserken, Leksey üvey babasını bıçakladıktan sonra annesi önce onu dövmüş sonra da onu üzülüp onu bağrına basmıştır. Dedesi ninesini döver ama bir dakika sonra ona üzülür. Dedesi Leksey’i çok şiddetli bir şekilde döver ama birkaç gün sonrasında da onun gönlünü almak için ona hediyeler gönderir. Bu olayın sebebi Rusların ani karar vermesiyle ilgilidir ama eğer bu karar yanlış ise vicdanlarına yenik düşerler. Bu soruya cevap bulamadım. Bence bu soruya cevap bulunursa Leksey ve ailesinin yaşadığı sorunlara cevap buluruz.




    Gorki acıyla geçen hayatını otobiyografik bir üçlemede toplamıştır. Çocukluğum-Ekmeğimi Kazanırken- Benim Üniversitelerim’de Gorki’nin hayatının tamamını bulmak mümkündür.
    Çocukluğum kitabı 1938 yılında sinemaya uyarlanmıştır. https://www.youtube.com/watch?v=ADcqytnvZls

    BİRKAÇ SÖZ
    ''Ne kadar az bilirsen, o kadar iyi uyursun...''
    "Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıkların yüzünden yaşamaya karşı, ne bir sevgi, ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen, her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganının altında yalnız ya da yanındaki yabancı gövdeyle geçiren;
    bütün ölü kentlerin, ölü doğmuş çocukları!
    "İnsanlar birbirlerine egemen olmak isterler ama kendi kendilerinin bile efendisi değillerdir."
    İnsanların ruhunu öldürüyorlar anne. İşte asıl cinayet bu. Utanılacak bir cinayet... Birtakım silahlar çıkartıyorlar, insanları öldürüyorlar ve bunu yapanlara devlet diyorlar. Evlerine, sosyal statülerine, paralarına hiçbir zarar gelmesin diye garip insanları harcıyorlar. anlıyorsun beni değil mi anne? Halkın ruhunu kurutuyorlar ve hiçbir şey anlaşılmaz hale getiriyorlar.
    “Dünya, kapkaranlık bir gecedir insanoğlu için. Bu karanlıkta herkes kendi önünü aydınlatır. Herkeste on parmak var, yine de herkes sığabileceğinden fazlasını doldurmak istiyor avucuna.”

    "Gorki, insanlar yaşadıkça yaşayacaktır. Çünkü yeryüzünün en büyük şairidir."


    -Nazım Hikmet

    yazıyı yazan: alişan arğun
  • Kalbimde kalbine yok bile kinim
    Bence artık sen de herkes gibisin.
  • 408 syf.
    ·13 günde·Puan vermedi
    Okuduğum en ilginç kişisel gelişim kitabı diyebilirim. Ama bu kitaba sadece kişisel gelişim kitabı demek de hata olur bence. Gerçek bir psikopat ve onun arkadaşı bilim adamıyla güzel bir yolculuğa çıktım diyebilirim. Bazı yerlerde sıkıldım tabi. Çünkü biraz fazla bilimsel terim var. Ama özellikle bilimsel yerleri hikaye tarzında yaşadıklarıyla beraber anlatmaları hoştu bence. Benden de iyi psikopat olurmuş bence bu kitaptan bunu anladım :) acaba benden psikopat olur mu derseniz bu kitabı okuyun derim :) :)