Batılılar saraylarının ve evlerinin içine pislerken, Türk çadırlarının veya evlerinin yanında daha Orta Çağlarda bile çumuşluk denilen tuvaletler ve hamamlar vardı.
Türk töresine ve geleneklerine bağlı olarak çocuklar belirli bir yaşa gelip ülke ve millet için yararlı bir iş yaptıktan sonra unvan ya da adlarına kavuşuyorlardı. O çağa kadar umumiyetle fiziki özellikleri veya ebeveynleri ile alakalı bir isim taşımaktaydılar. Bu güzel adet her Türk gencini yurt ve şeref uğruna faydalı şeyler gerçekleştirmeye itiyordu.
Kök Türkçe kitabelerden Türklerde dört yön olduğunu ve görevlendirmelerin de buna göre yapıldığını biliyoruz. Doğu ön taraf kabul edilmiştir. Batı arka taraf, güney sağ taraf kuzey sol yandı. Göktürkler tarafından doğunun rengi gök, batı ak, kuzey kara güney kızıl renk ile belirtilmekteydi. Atalarımız Anadolu'ya geldiklerinde Türkiye'nin kuzeyindeki denize Karadeniz, güneyindekine Kızıldeniz batısındakine de Akdeniz dediler. Bugün bizim Ege Denizi diye adlandırdığımız su ecdadımız tarafından binlerce yıl ya Akdeniz veya Adalar Denizi olarak anıldı. Dolayısıyla Mustafa Kemal Dumlupınar'da "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir" derken Mersin'i yahut da Antalya'yı değil İzmir'i kastediyordu.
İbni Fazlan Oğuzlar hakkında şu bilgiyi veriyor: Onların başlarındakine bey deniyor. Herhangi bir konuda fikir almak için onun yanına gidip, "ne yapalım" diye soruyorlar. Kararı kendi aralarında bir toplantı yaparak belirliyorlar. Ancak bu karara içlerinde en sıradan bir kişi bile karşı çıkabiliyor. Dolayısıyla milletin istemediği bir şeyi idarecilerin zorla kabul ettirmesi mümkün değildi ve halk da temel vatandaşlık görevini yerine getirdiği takdirde her türlü hürriyete sahipti.
Türk kültürü ve Türkçe büyük alim Bahattin Ögel'in dediği üzere "yağmaya uğramış bir mal gibidir. Elinde delil olsun, olmasın herkes ondan bir parçayı alıp, başka kültürlere mal ediyor."