“Okulda bu dostlukla uzun süre dalga geçmediler; ona bir doğa olayına alışır gibi alıştılar. İkisinden evli bir çift gibi aynı isimle bahsediyorlardı: "Henrikler"; ama bu ilişkiye gülmüyorlardı. İlişkilerinde bir şey vardı; bir hassasiyet, bir ciddiyet, bir koşulsuzluk, yaydığı ışıkla alaycıları susturan nihai bir şey. Her toplulukta bu tür ilişkiler fark edilir ve kıskanılır. İnsanların çıkarsız dostluk kadar imrendikleri bir şey yoktur. Çoğunlukla da imrendikleriyle kalırlar.”
“Bence mutluluk konu ne olursa olsun göreceli bir kavram. Aşağı yukarı beş yaşındayken mutluluğu kovalamayı bıraktım. Artık ‘memnuniyetin’ peşinde koşuyorum. Hem elde etmesi daha kolay hem de bana hayatımda bir şeyler eksikmiş gibi hissettirmiyor.”
“Bakışlarında derin bir keder, ciğerlerimdeki havayı söküp alan saf, sonsuz bir acı vardı. Bu duyguyu biliyordum; ben o duyguydum ve bunu başka birinde de görmek bana kendimi kabul edilmiş ve biraz daha az yalnız hissettirdi.”
“Sanırım bağ kurabileceğim bir yerde olmak istetim. Toprağına, insanlarına, toplumuna. Kancasını bana öyle bir geçirmeli ki kök salmaktan başka çarem kalmasın. Öyle bir yer olmalı ki gökyüzüne baktığımda kendimi önemsiz ya da boğuluyormuşum gibi hissetmeyeyim. Şehirler çoktan elendi -unutma, ben insanlarla arası iyi olan biri değilim- o yüzden belki küçük bir kasaba. Ama çok da küçük olmamalı ki kaçınılmaz olarak yapacağım hatalardan kaçabileyim. Hata yapma konusunda bir uzmanım ve ögrendim ki insanlar beni
affetmektense kapının önüne koymayı daha kolay buluyor.”