Bilge, dünyada hayal etmediği veya hayal edilebileceğine inanmadığı hiçbir şeyi görmediği, kabullenmediği için, aptalların sağduyu zorluklarını gizlemek üzere icat ettikleri bütün bu mucize, harika, doğaüstü tabirlerini küçümsemek durumundadır.
Hayal gücünün gücü...
...oysa hayal gücünün, bize musallat olan illetin zararlı niteliklerine karşı savaşmak üzere vücudumuza yayılmış bir reçine sayesinde, bütün hastalıkları tedavi ettiğini bilmiyorsunuz. Ağrıyla uyarılan hayal gücümüz, bedenin uygun yerinde bu zehre karşı gelecek ilacı seçer ve bizi iyileştirir. İşte dünyamızın en iyi hekiminin hastaya, daha çok, çok becerikli olan ama onun cahil sandığı bir tabip yerine pek usta zannettiği cahil bir hekime gitmeyi tavsiye etmesi bu sebepten kaynaklanır. Çünkü o hekim, hayal gücünün sıhhatimiz yararına çalıştığını gözünde canlandırır. İlaçlardan azıcık yardım alan ve bizi tedavi etmeye muktedir olabilen hayal gücü eğer onları kullanmazsa, ilacın en kuvvetlisi bile etkisiz kalır! Sizin dünyanızın ilk insanlarının, hiçbir hekimlik bilgileri olmadan o kadar uzun asırlar boyunca nasıl yaşadıklarına şaşıyor musunuz? Bünyeleri kuvvetliydi, bu doğal reçine tabiplerin sizlere kullandırdığı ilaçlarla bozulmamıştı. Nekahete girmeleri için sadece, iyileşmeyi şiddetle istemeleri ve hayal etmeleri yeterliydi. Hayal güçleri, belirgin, güçlü ve gergin olur olmaz, bu yaşamsal yağın içine dalarak etkini durağanın üstüne seriyorlardı ve hastalar bir göz kırpma süresinde eskisi gibi sıhhate kavuşuyorlardı. Bu yağ halen günümüzde de şaşırtıcı tedaviler yapmıyor değil ama halk iyileşmeyi mucizeye bağlıyor.
Reklam
Ona bütün sorabileceğim, bizim için doğru olanın Tanrı için de doğru olduğunu nasıl bildiğidir, Tanrı'nın bizim arşınımıza göre ölçülebildiğini nasıl bildiğidir, sadece bizim âdetlerimize, bizim düzensizliklerimize çare olması için tesis edilen, bizim yasa ve âdetlerimizin, Tanrı'nın mutlak gücünün bölümlerine de uygulanabileceğini nasıl bildiğidir. Bu konuda sizin Kilisenizin Pederlerinin gayet ilahi olarak verdikleri cevapları geçeceğim, ama şimdiye kadar gizli kalmış bir sırrı açıklayacağım: Biliyorsunuz ki ah oğlum, topraktan bir ağaç, bir ağaçtan bir domuzcuk, bir domuzcuktan da bir insan olur. Doğadaki tüm yaratıklar daha kusursuza doğru yöneldiklerine göre, insan özü dünyada hayal edilebilecek en güzel karışımın sonu ve hayvanlar âlemi ile melekler âlemi arasındaki tek bağ olduğu için bütün bu yaratıkların insan olmaya iç geçirdiklerine sizi inandıramaz mıyız? Bu başkalaşımların meydana gelmesini inkâr etmek doğrusu ukalalık olur. Bir elma ağacı fidanının sıcaklığının, tıpkı bir ağız gibi çevresindeki çimi emip hazmettiğini; bir domuzcuğun bu meyveyi tüketip onu kendisinin bir parçası yaptığını; bir insanın domuzcuğu yiyerek bu ölü eti ısıtıp kendisine kattığını ve bu hayvanı çok daha asil bir tür içinde yaşattığını görmüyor musunuz? İşte başında külahıyla gördüğünüz şu piskopos da altmış yıl kadar önce bahçemdeki bir tutam ottan başka bir şey değildi. İmdi, Tanrı tüm yarattıklarının ortak babası olarak hepsini eşit derece-de sevdiği için, Pythagoras'ınkine göre daha mantıklı bu ruhgöçü açıklamasıyla, tüm duyu sahibi olanlar, tüm topraktan yetişenler ve tüm madde insana dönüştükten sonra Kıyamet gününün geleceğine ve orada bütün peygamberlerin felsefelerinin sırlarını açıklayacaklarına inanmak daha fazla ikna edici değil midir?"
"Ne!" dedi, kahkahadan kırılarak, "ruhunuzu hayvanlarınkinin aksine, ölümsüz mü sanıyorsunuz? Doğrusu sevgili dostum, gururunuz epeyce küstah! Çok rica ederim, bu ölümsüzlüğün hayvanların zararına olduğunu neye dayandırıyorsunuz? Sebebi acaba bizlerde mantık yeteneği olduğu, onlarda ise bulunmadığı mıdır? İlkin buna itiraz ediyorum ve canınız istediği zaman, onların da bizler gibi düşündüklerini size ispat etmeye söz veriyorum. "Ama ayrıca mantığın bize özgü olarak dağıtıldığı ve sadece bizim türümüze ait bir ayrıcalık olduğu doğruysa bile, Tanrı'nın insanoğluna akıl ihsan ettiği için, bir de onu ölümsüzlükle zenginleştirmesi gerektiği nasıl söylenebilir? Yani bu hesapla, dün bu zavallıya bir gümüş sikke verdim diye ona bugün bir altın sikke mi vermem gerekir? Bu sonucun yanlışlığını pekâlâ siz de görüyorsunuz; oysa aksine, birine bir altın vermekle doğru yaptıysam, benden hiçbir şey almamış olan bir başkasına bir gümüş vermem gerekir. Buradan aziz dostum, bizlerden daima bin kere daha adil olan Tanrı'nın, birilerinin önüne her şeyi sererken ötekilere hiçbir şey bırakmazlık etmeyeceği sonucunun çıkarılması gerekir. Sizin dünyanızda, paylaşımda hanenin neredeyse tüm gelirine el koyan yaşlılarının örneğini ileri sürmenize gelince, bu, isimlerini ebedileştirmek isterken fakirliğe düşerlerse yollarını şaşırıp şöhretlerini kaybetmekten endişe eden babaların bir zafiyetidir. Ama yanılgıyı kesinlikle bilmeyen Tanrı, böylesine bir büyüğünü işlemekten uzak durdu ve ayrıca da Tanrı'nın ebediyetinde, ne evveli ne de sonrası olmadığından, âlemindeki küçükler yaşlılardan daha genç sayılmazlar."
Ne yapmak gerek peki? Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu bellemeliyim? Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı? İstemem! Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret? Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım? Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip, Taklalar mı atmalıyım? İstemem! Eksik olsun! Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli? Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli? Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli? İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret! Eksik olsun! Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli? Eleştiriden mi çekinmeli? “Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı? İstemem! İstemem! Eksik olsun! Korkmak, tükenmek, bitmek… Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek. Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
Doğurganlık işaretleri yüz karası, yok ediciler onurlandırıcı.
"Bilmelisiniz ki bu adam, asilzadelik sembolü olan ve üstünde erkeklik aleti biçimli bir madalya takılı kuşakla ödüllendirilmiştir, bu süs, soyluyu halktan ayıran işarettir." Bana bu kadar zırva gelen bu çelişkiye gülmekten kendimi alamadığımı itiraf etmeliyim. "Bu âdet bana biraz fazla olağandışı geldi" dedim ev sahibine, "zira bizim ülkemizde soyluluk işareti kılıç kuşanmaktır." Ama o, hiç heyecanlanmaksızın: "Ah benim küçük adamım!" dedi, "sizin dünyanızın büyükleri, sadece bizleri yok etmek için hazırladıkları, neredeyse herkesi amansız düşman görürcesine, celladı temsil eden bir aleti teşhir etmek için çıldırıyorlar da, aksine, ona sahip olmasaydık, bizleri de yeryüzünde eksikliler arasında saydıracak bir organımızı, doğanın güçsüzlüklerinin yorulmaz tamircisini, her canlının Prometeus'unu, göz ardı ediyorlar. Zavallı ülke, doğurganlık işaretleri yüz karası, yok ediciler onurlandırıcılı sayılıyor. Üstelik de bu organa, sanki hayat vermekten daha şerefli başka bir şey varmış ama hayat almak en aşağılık sayılmazmış gibi, müstehcen yer adını takmışsınız!"
Reklam
Reklam