Öncelikle söylemek istiyorum ki ilk sayfasını araladığım andan itibaren bu kitabın güzelliğinin farkındaydım.
Kitap genel olarak, kardeşlerine ve etraftaki varlıklara göre geri planda kalmış Kirke adında bir büyücünün kendi gücünü keşfetmesini ele alıyor. İçindeki boşluğu doldurmak için, duyulmak için çabalayan Kirke yaptığı birkaç şeyden ötürü sürgün ediliyor ve sürgün edildiği yerde herkesin, en çok da kendisinin, kendi etrafına çizdiği sınırları aşmaya başlıyor.
Kirke'nin çocukluğu ne kadar hızlı geçmiş gibi görünse de, bir o kadar da yavaştı. İçinde boğulduğu o yalnızlığı tam da yüreğimde hissettim sayfaları çevirirken. İtilmişliğini, sevilmemişliğini, kaybolmuşluğunu, "Beni görün." diye bağırışlarını, her sancısını gözlerimle gördüm. Sonra Kirke büyüdü, sayfa sayılarına baktığınızda hızlı büyümüş olduğunu düşünebilirdiniz. Ama büyüyüşü çok yavaştı. Okurken, onun başını milim milim kaldırışını gördüm. Kendi içindeki gücü keşfettiğini, kim olduğunu, burada ne yaptığını, aslında neye layık olduğunu fark edişini, kendi sihrini buluşunu gördüm. Kirke, öylesine ilham verici bir karakterdi ki her hatasında daha çok insan oldu gözümde. Ruhunda bir yerde ilah olmadığını, olmak istemediğini bilen bir parça vardı. Bence bunu herkes görüyordu ve o yüzden bu kadar itmişlerdi onu. Ama onların itişleri Kirke'yı gerçek Kirke'ye daha çok yaklaştırdı. Mitolojik hikayelerin insan hayatıyla hep çok büyük bağlantıları olmuştur. Bence her hikaye aslında, insanların hatalarının altını doldurma şeklidir. "Bu tanrının yaptığını yapıyorum, kinim nedensiz değil, bencilliğim masum. Ben buyum, kendi dünyamın tanrısıyım." Kitabı okurken de bunu iliklerime kadar hissettim. Söylenilen her söz bir insanın ağzından çıkmış gibiydi. Kitapta insanların ve mitolojik karakterlerin benzerlikleri çok