Eğitim artık beden dilini, bedenin hareketlerini, duruşunu, temizliğini ve sesleri itinayla kontrol ederek, itaat edilen kişinin şahsında yoğunlaşmak yerine "hiç zayıflamadan ... tüm okula sitematik bir şekilde yayılabilen" bir otorite tarzını üretecek ve böylelikle öğrencide "mutlak itaat" alışkanlığı gelişecekti.
Ibni Haldun'a göre yazmak, yanlış okunmayı ya da yanlış anlaşılmayı göze almak demektir. Yazarının mevcudiyetinin ötesinde de yaşayabilen kelimeler, artık serbest kalmışlardır. Sürüklenme, değiştirilme, bağlam gözetilmeden okunma ve yeni anlamlar üretme eğilimindedirler. Bir de zaten her zaman oldukları gibi muğlaktırlar. Yani kelimeler belirli bir anlamı mekanik bir biçimde göstermezler. Bir metnin okunması her zaman bir yorumlama faaliyetidir. Ibni Haldun "fikirleri inceleyenler, bu fikirleri, onları ifade eden kelimelerden (seslerden) çıkarmak zorundadırlar" der. Daha önce de gördüğümüz gibi, anlam ancak harflerin değişik şekillerde hareket etmesinden doğar. Kelimelerse ancak okuyucu tarafından sesli olarak söylendiklerinde "hareket etmiş", yani farklılaşmış ve anlam ifade etmiş olurlar. Bu nedenle, ilim adamı çalışırken "fikirleri kitaplardan doğrudan kopyalamaz, önce sesli okur."
Bir metnin anlam ifade edebilmesi için sessiz okunmayıp yüksek sesle söylenmesi şarttı. Sayfa üstündeki harfler kendi başlarına muğlak olduklarından, bir metni okumak için, onu yüksek sesle okumak gerekiyordu. Uygun olan, bir hocayı takip ederek metni üç kere sesli okumaktır. İlk okumada hoca temel meseleleri kabaca ortaya koyan kısa açıklamalar yapmakla yetinir. İkincisinde ekoller arasındaki yorum farklılıklarını da işin içine katarak her bir ibarenin tafsilatlı yorumunu yapar. Üçüncüsünde de en muğlak terimlerin anlamını dahi araştırır. Ayrıca hocanın metni yazan kimse olması gerekir; bu koşul sağlanamadığında en
azından yazarın ağzından metni duymuş biri olması, veyahut da metni yazardan dinlemiş biriyle metni okumuş bir kimse
olması, daha doğrusu, metnin asıl yazarına uzanan bu kesintisiz zincirin halkalarından biri olması şarttır.
Fıkhinin yaptığı işlerden biri, mesleğinin temelini oluşturan, Kur'an'daki sözleri doğru bir şekilde yazma ve ezberden söyleme sanatını köydeki çocuklara öğretmekti. Bu nedenle ondan sık sık köy okulu öğretmeni olarak bahsedilir. Oysa köydeki görevi, "eğitmek" değil, gerektiği zamanlarda Kur'an'ın sözlerini yazılı ve sözlü olarak sunmaktı. Muska ve şifa yazması, nikâhlarda ve cenazelerde, evlerde, yerel evliyanın türbesinde, kızlar koca aradığında, iş anlaşmalarının bağlanmasında uygun sözleri uygun bir tarzda ezberden söylemesi gerekiyordu.
Serginin, tüm temsil süreçlerinin ötesinde âtıl ve büyüsü bozulmuş bir alan olan bir "dış dünya”nın -o büyük gösterilenin, esas göndergenin, boş, değişmez Şark'ın- varlığına inanan
modern birey aslında daha sinsi bir başka büyünün etkisi altına girmiştir. Bu dünyanın âtil nesnelliği, düzenleniş biçiminin, bir sergiymiş gibi kurulmuş olmasının yarattığı bir efekttir.
Dünyanın bu şekilde kurulmuş olması, "dış gerçeklik"in ötesinde, kültür denen aşkın bir varlığın, gizemli mevcudiyetiyle
"dünya" ya "anlam" kazandıran bir kod, bir metin ya da zihinsel bir haritanın var olduğu görüntüsünü yaratır. Vahşilikten
sıyrılıp ehlileşerek bilimadamı, asker ve turist olarak Ortadoğu'ya gelen Avrupalılar, sergileri gezen milyonlar kadar uysal ve meraklı bir biçimde, oranın şehirleri ve hayatı karşısında o
ihtiyatlı duruşlarını alırlar ve anlam ruhlarına bir kelam etsinler diye yalvarırlar.