Kafasına koyduğunu yapan insanlar fırsat kaçırmakla da meşhurdurlar. İnsan bir hedefe kilitlendiğinde umduğu faydanın dışındaki bütün faydalara kapatır algılarını. Hedefsizliğin insana yaptığı tahribatlar kadar çoktur, hedeflerin insanda yaptığı tahribatlar.
Kadınlarla erkekler arasındaki ilişkinin her düzleminde, kadından nefretin biyolojik olanından siyasal olanına kadar tüm boyutlarına ilişkin açıklamalar denendi. Bu denemelerin merkezinde erkeğin korkusu var. Bu, kadınların kendilerinden farklı oluşlarından doğan tehdit oluşturacak boyutlarda bir korku. Mizojininin tarihi kuşkusuz erkeklerin bu sorunla, yani kadının hangi yönleriyle kendilerinden farklı olduğu konusuyla yoğun biçimde uğraştıklarını gösteriyor. Erkek için kadın, en baştan beri “öteki” “ben olmayan” kişi. Biz insanların tehlikeli bir eğilimi var; belli kategorilere uymayan insan gruplarını hemen günah keçisi yapma eğilimi gösteriyoruz. Irklar, dinler ve sınıflar arasında farklılık yapılmadan önce de kadınlar ve erkekler vardı. Ama kadınlar, kendilerini “ötekiler” diye tanımlayanları karmaşık bir sorunla karşı karşıya bıraktılar. Kadın yaşamın dışında tututulabilen bir “öteki” değil. Irkçı biri, onun tarafından küçümsenen bir grupla ilişkisini kesebilir. Ama eti kemiği kadından nefretle dolu bir kadın düşmanı erkek bile kadınla ilişkisini koparamaz. Yeni Gine yaylalarında ya da Brezilya’nın Amazon vadisinde yaşayan bazı kabilelerin erkekleri, kadınları yatak odalarından çıkarabiliyorlar, antik Atina’daki asiller onları evlerinin en kuytu köşelerinde yaşamak zorunda bırakabiliyorlar, Katolik din adamları onları manastır duvarlarının arkasına saklayabiliyorlar, köktendinci Müslümanlar kadını tepeden tırnağa kadar örtebiliyorlar ama tüm bunlar kadınla erkek arasındaki ilişkinin kaçınılmaz ve yaşam için gerekli olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İnsanlığın devamı buna bağlı.
İnsanlar, tekerleği bulmadan çok önce mizojiniyi buldular ve bugün tekerleklerimiz Mars’ta dönerken, bu çok eski buluş hâlâ pek çok kadını tutsak ediyor. Başka hiçbir önyargı bu kadar uzun süre yaşamadı ve bu ölçüde dayanıklılık göstermedi. Hiçbir ırk, bu kadar uzun dönemler süresince ayırımcı bir tutumu içselleştirmedi. Hiçbir grup evrensel ölçekte böylesine bir haksızlığa uğramadı. Ve hiçbir önyargı, toplumca konmuş sosyal ve siyasal aşağılama kurallarından, hasta bir beynin nefret dolu fantezileriyle beslenen taşkınlıklarına kadar uzanan bu denli değişik yüzler göstermedi.
kadınlar dünya çapında toprak mülkiyetinin %1’inden daha azına sahip. 1993 yılında Bombay’da bir klinik toplam 8.000 kürtaj olayı bildiriyor ve bunlardan 7999’unda kadından alınan ceninlerin cinsiyetinin dişi olduğu belirtiliyor.