Jack Holland

Jack Holland

Yazar
8.2/10
18 Kişi
·
60
Okunma
·
11
Beğeni
·
508
Gösterim
Adı:
Jack Holland
Unvan:
İrlandalı Gazeteci, Romancı ve Şair
Doğum:
4 Haziran 1947
Ölüm:
14 Mayıs 2004
Jack Hollanda (4 Haziran 1947 - 14 Mayıs 2004) memleketi Kuzey İrlanda'da " Bela " anlatan bir üne İrlandalı gazeteci, romancı ve şair idi. O, makaleler, kısa öyküler, dört roman yayınladı . ve non-fiction yedi eser , çoğunlukla siyaset ve Kuzey İrlanda kültürel hayatı ile ilgili. Onun son kitabı , Misogyny : Dünyanın En Eski Önyargı , her zamanki yazılarından bir çıkış şey oldu , ve özgün yayıncı kısa kanser ile kısa bir mücadele izledi Holland'ın ölümünden sonra bitmiş el yazması terk etti. Ancak, kitabın daha sonra farklı bir yayıncı tarafından ölümünden sonra yayımlandı.
20 yaşında ölen bir genç kadına yapılan otopsi sonucunda verilen raporda şu cümleler yer almıştı: Kaburga kemiklerinin karaciğeri deldiği ve diğer karın organlarının da az çok zarar gördüğü saptandı. Çünkü anneler, genç kızlarının giyinmesine vardım eden odalıklara, kızlarının elbise kemerini iyice sıkmalarını tembihliyordu; öyle ki, çoğu kez acıdan genç kızların gözlerinden yaşlar boşanıyordu.
En son resmi cadı yakılması 1787’de İsviçre’de görüldü. 1793 yılında Polonya’da cadı suçlamasıyla yakılan son kadın olayının arkasında resmi bir kurum yoktu.
Ancak Dante’nin kadını bir insan varlığı ve üstüne üstlük güzelliğin simgesi bir yaratık olarak görmesi Hıristiyanlık tarihi boyunca süren kadın düşmanlığı akımını durduramadı.
“22 Haziran 2002’de Pakistan’ın Pencab eyaletinin ıssız bir yöresinde Mukhtaran Bibi adında genç bir kadın, yaşadığı köyün heyeti tarafından, birden çok erkeğin kendisine tecavüz etmeleri cezasıyla cezalandırılıyor. Cezanın nedeni, kadının erkek kardeşinin, kendisinden daha yüksek kasttan bir kadınla ilişki kurmuş olması. Dört erkek, tüm yalvarmalarına aldırmadan kadını bir kulübeye sürüklüyorlar. Kadın daha sonra gazetecilere, “Bir saat boyunca, artık mecalsiz kalıncaya kadar bana durmadan tecavüz ettiler,” diye durumunu anlatıyor. Ceza yerine getirilirken yüzlerce tanık olay yerinde olayı seyretmektedir ama içlerinden hiç kimse kadına yardıma gelmemiştir.”
Erkeklerin savaşçı Amazon kadınına duyduğu hayranlığın uzun bir geçmişi var. Bu hayranlık, eski çağlardan günümüzün kadın çizgi roman kahramanı Wonder Woman’a ve profesyonel güreşçi kadınlara kadar uzanıyor.
Bathlı Kadının Öyküsü,nde yüzyıllar sonra Sigmund Freud’un üne kavuşturduğu bir soruya yanıt aranıyordu: “Kadın ne istiyor?”
Öyküde, bu soruya yanıt bulması istenen zavallı şövalye, yaşlı bir kadın kendisine bu konuda yardım edinceye kadar çaresiz kalıyor. Ancak bu kadının yardımıyla o, kendisine hükmeden eşine sorunun
yanıtını verebiliyor: Bana ve tüm topraklarıma hükmeden sen! Kadınların
istediği tek şey egemenlik; eşlerine ve sevgililerine hükmetmek, onların sahibi olmaktır. Alison için aslında yanıt bellidir, bunu kocasının söylemesine gerek yoktur, o sadece yanıtı kocasının ağzından duymak istemiştir. Egemenlik, onun için özgür olma, doğanın kendisine
verdiği kadınlık içinde kalabilmedir.
Bazen kadınların da gladyatör olarak sahneye çıktıkları görülüyordu. Bir
rölyefte Amazonia ve Acillia adlı iki kadın gladyatörün Kolezyum’da savaşımı görülmektedir. Bu kadınların ikisi de
miğfersiz savaşıyorlardı, çünkü seyirciler onların yüzlerini görmek istiyordu.
302 syf.
·Beğendi·7/10
Günümüzde hâlâ devam etmekte olan bir konuya değiniliyor, "kadına karşı olan önyargı". Hayır şaşırmadık! Nede olsa dünyanın en eski önyargısı, bu bir tarih. Kadına olan nefretin evrensel tarihi.

21. Yüzyıldayız ve Feminizm ideolojisi bile yok edemiyor böyle korkunç bir önyargıyı, çünkü mizojini Antik çağlardan beri peşimizde.

Peki nedir Mizojini? Nereden geldi? nerden bulaştı?

Mizojini kadın düşmanlığı, kadınlara karşı duyulan soğukluk, antipati veya abartılı düşmanlıktır. İngilizcedeki "misogyny" terimi Yunancadaki kadın (gyne) ve nefret etmek (misein) kelimelerinden türetilmiştir ki böyle bir terimin Yunancadan gelmesine şaşırdım başlarda. Nasıl olur dedim ilk demokrasiyi Yunanlılar kurdu.. Ah işte aynı zamanda olumsuz kadın imajının da doğmasına sebep olmuşlar. Bu nefreti kelimelere, kitaplara, şiirlere, şarkılara ve yasalara dökmekten çekinmemişler. Sümerlere, Romalılara, Keltlere buda yetmez dinlere, siyasete, sosyal ve kültürel hayata her santimetreye bulaştırdılar...

Ve sonunda nereye mi geldik? Ne yazık ki günümüze.

Beni hayal kırıklığına uğratan, gülünç bulduğum bir alıntıyı da paylaşmak isterim.

O ayrıca, kadınların erkeklerden daha az sayıda dişleri olduğunu da söylemişti. Bu son sav, Bertrand Russell’ın aşağıdaki notu düşmesine neden olmuştur: “Eğer Aristoteles ara sıra karısının ağzını açmasına izin verseydi, herhalde bu hatayı yapmazdı.”

Bu önyargının destekçilerini ve bununla beraber karşı koymaya çalışanlarından haberdar olmak isterseniz mutlaka okuyun, bir sürü tanıdık isim göreceğinizi ve şaşıracağınızı biliyorum. Ayrıca hassasanız okumamanız tavsiye edilir, psikolojik açıdan çöküntülere yol açabilir.
302 syf.
·Beğendi·10/10
Bir süre önce okuduğum bir kitaptı Mizojini. Dünyanın en eski önyargısı. Kadına karşı duyulan nefretin, önyargının ve düşmanlığın bilinen tarihin ilk zamanlarında nasıl ortaya çıktığını ve günümüze kadar nasıl şekillendiğini çarpıcı gerçeklerle, yaşananlar ve sayısal verilerle ortaya koyuyor. Dinlerin ortaya çıkışının direkt ve dolaylı yollarla Mizojiniyi nasıl beslediğini, hastalıklı insan beyinlerinin bu nefreti nasıl daha iğrenç hallere getirdiğini antik yunandan romaya, sümerlerden günümüze kadar bilinen ve bilinmeyen yüzleriyle bir tokat gibi okuyucunun yüzüne vurmakta. Dinlerin, felsefi düşüncelerin, savaşların, siyasi ideolojilerin altlarında barındırdıkları gerçekleri, bazı dünya liderlerinin Mizojininin artışına nasıl sebep olduklarını, toplumsal iradelerin tabuların ve batıl inançların nelere yol açmış olduğunu görüyoruz. Ve bunların tarih boyunca yaşananlarından bilinen kısımlarını sayısal ve somut verilerle okuduğunuzda gözlerinizi dolduracak kadar nefret edilesi bir varlık olduğunu görüyoruz insanın. Bazı olumsuz eleştirilerde psikolojik olarak çok sert ve kaldırılması zor bir kitap olduğu yazıldığını gördüm. Ama bunlar gerçekler, burada örnek vermeyeceğim kitabı okuyanlar zaten göreceklerdir, bu gerçeklerden kaçtığımız için bu hale geliyoruz biraz da. Okumalı görmeli ve bilinçlenmeliyiz ki durumun vehametini görebilelim. Harika ve herkesin okuması, gerçekleri görmesi gereken bir kitap. Yapabileceğim tek olumsuz eleştiri kitabın isminde kullanılan evrensel ifadesine rağmen kitapta çoğunlukla Mizojininin Avrupadaki ortaya çıkışı ve etkilerinin üzerinde durulması, halbuki asya ve orta doğu topraklarında bu konunun çok çok daha vahim oluşunu göz önünde bulundurursak kitabın sadece Avrupa ile kısıtlanması büyük bir eksiklik. Bunun dışında çok faydalı, bilgi dolu bir kitap. Bilinçlenilmesi gereken konuların en başındakilerden olan Mizojini hakkındaki bu kitabın okunmasını kesinlikle tavsiye ederim.
302 syf.
·40 günde·Puan vermedi
“ Avrupa’da her üç kadından biri partnerinin ya da başka bir erkeğin fiziksel/cinsel şiddetine maruz kalıyor.”
“Kadınlar siyasi alanda erkeklere göre daha az yer alıyor ve tüm eğitim düzeylerinde erkeklerden daha düşük ücret alıyor.”
“Türkiye’de 2016 yılında yaşadıkları çevrede gece yalnız yürürken kendilerini güvensiz hissedenlerin oranı toplamda %26,2 iken bu oran erkeklerde %14,2, kadınlarda %38 oldu.”
“Türkiye’de günde tam 115 kadın öldürülme tehlikesi içinde yaşıyor.”
...
Her gün haberlerde, gazetelerde gördüğümüz bu oranlar beni hep düşündürüyordu. Ortak yaşadığımız şu dünyada iki cinsten birine karşı duyulan bu saf öfke neden? Kadınlardan bu kadar nefret edilmesinin sebebi ne?
Ve bu kitap geçti elime bir arkadaşım vasıtasıyla. Bende hemen alıp okumaya başladım. Gerçi çok ters bir zamana denk geldiği için bir türlü fırsat bulamasam da sonunda bitirebildim. Kitabın içeriğine gelirsek adından da anlaşıldığı gibi, Antik Yunan’dan başlayıp günümüze kadar kadınların yaşadıklarını ve toplumun kadına bakışını anlatarak bu nefretin kaynağına inmeye çalışılmış. Yazara göre ise bu nefretin altında yatan iki sebep var: Korku ve arzu…
Kadından nefret edenlerin korkularının temelinde kadının güçlenip bağımsız hale gelmesi ve hatta zamanla toplumda yerleşmiş olan rollerin yer değiştirmesiyle kadına bağlı kalmak yatıyor.
Arzudan kaynaklanan nefret ise tamamen kedi ulaşamadığı ciğere pis dermiş mantığına dayanıyor. Kadınlara ulaşılamadıkça, kadınlar toplumda sözde görevleri olan şeyleri yapmak istemedikçe sürekli aşağılanmış ve ağır bir baskıya maruz kalmışlar. Yüzyıllar boyunca bu hep böyle devam etmiş...Ve bunun sonucunda kadınlar ya daha fazla isyan etmişler ya da baskılardan bıkıp boyun eğmişler...
Kitap gayet bilgilendirici,düşündürücü bir kitaptı. Hatta çoğu yeri okurken kadınlara yapılanlar karşısında öfkelenmeniz de muhtemel. Okumanızı tavsiye ederim.
302 syf.
·Beğendi·9/10
“Mizojini, Dünyanın En Eski Önyargısı, Kadından Nefretin Evrensel Tarihi”. Kelime anlamı itibariyle Mizojini; “Erkeğin kadına üstünlüğünü anlatan düşünce ve inanç sistemi” anlamına geliyor. Kitabımızın yazarı 1947 doğumlu İrlandalı yazar ve araştırmacı Jack Holland. Yazarımız maalesef Mizojini kitabını ölüm döşeğinde kızının da yardımlarıyla tamamlayabiliyor. Yazarın ölümünden sonra yayınlanabilen kitabın yayın aşaması da biraz maceralı, yazarın ölümünden önce sözleşme imzalanmış olan yayınevi kitabın taslağını inceleyip kitabı yayınlamak istemiyor. Kitap ancak yazımı tamamlandıktan iki yıl sonra baskıya verilebiliyor.

Kitaba gelince; Mizojini, ilk cümlelerinden itibaren göz bebeklerinizi büyüten bir kitap. Antik ve hatta mitolojik Yunan döneminden başlayıp, Keltlerden, Sümerlerden, tarihe mâl olmuş Roma, Bizans gibi devletlerin kadına nasıl da değersizleştiren bir anlam yüklediğini, bu dönemler boyunca siyasette, sosyal ve kültürel hayatta yer alan kadınların nasıl istenmeyen kişi ilan edilerek sonunda cezalandırdığını, Hırıstiyanlığın ilk yıllarında nispeten hafifleyen mizojininin maalesef ileri Hırıstiyanlık döneminde sadece kilisenin propagandası uğruna nasıl uyandırıldığını, Yahudilik inancındaki mizojen dayatmaları, ortaçağ Avrupasında yaşanan -aslında bana göre kadına dayatılan günah ve şeytan kavramlarının vardığı son nokta olan- cadı avlarından, yakın tarihimizin 2. Dünya Savaşı, Ekim Devrimi, Amerika kıtasının keşfi gibi büyük olaylarının içinde, kadının bazen tanrısallaştırılarak bazen de şeytanlaştırılarak ama her durumda insanlıktan uzaklaştırılarak mizojininin nasılda hep var olduğunu, Lenin, Hitler, gibi tanınmış siyaset adamlarından, Aristo, Plato, Nietzsche gibi düşünürlere, Freud gibi bilim adamlarından karın deşen Jack gibi seri katillere kadar ve hatta Marksizm, Nasyonel Sosyalizm gibi sistemlere varıncaya kadar farklı birçok yer ve zamanda, kişiler, yasalar, inançlar, sistemler içinde yaşanan, çekinmeden ifade edilen Mizojiniyi, okuyucusunu hayretler içinde bırakacak şekilde aktarıyor.

Kitapta bahsedilen sizleri de şaşırtacak birkaç olayı alıntılamak istiyorum.

- Mesela; Aristotales –evet şu bildiğimiz Aristo- kadının aslında başarısız, sakat doğan bir erkek olduğunun en sıkı savunucularından olduğu,

- Antik Yunan döneminde doğan ilk kız çocuklarından sonra doğan her kız bebeğin, doğar doğmaz çöplüğe atıldığını çığlık ve ağlama sesleri arasında ya donarak ya da vahşi hayvanlarca yenilerek öldüğünü ve bunun çok normal karşılandığı,

- Ortaçağda ki 200 yıllık bir dönemde, kilisenin, sadece şeytanın varlığını ispat etmek için cadı olduğunu iddia ettiği ve canlı olarak yakılan kadın sayısının kesin olmamakla birlikte 60.000 ile birkaç milyon arasında olduğu,

- 1817 Hindistan’ nın da kadınların eğitilmesi izninin yalnızca tapınak fahişelerine verilmiş olduğu, bunun da eğitimli kadının istenmeyen kadın olduğu düşüncesini oluşturmak olduğu,

- Alman kadınına en uygun yerin evinde ocağının başı olduğu, kadın hakları denen şeyin aslında bir Yahudi propagandası olduğu yolundaki düşüncelerin 1930 larda Nazi Almanyası öğretileri olduğu,

- Amerikan Üniversitelerinden mezun olan ilk kadının 1948 yılı gibi yakın bir tarihte diploma almış olduğu,

- 1960 yılında Kabil Üniversitesinde okuyan kız öğrencilerin okuldan ayrılmaları için bir kız öğrencinin öldürülerek cesedinin bir yarısının dersliklerden birine çiviyle çakılması gibi,

mizojininin aslında hiçte bizim tahmin ettiğimiz gibi sıradan ve uzakta olmadığının kitapta anlatılan sadece birkaç örneği.

Kadın ve erkek arasındaki ilişkinin kaçınılmaz olduğu, yaşamın gerekliliğinin ve insanlığın geleceğinin buna bağlı olduğu son sözleriyle tamamlanan mizojini kitabı için ise unutulmayacak, belkide ayrıca konuşulması gereken bir diğer konu ise “mizojini, tekerleğin icadından önce bulundu, bu gün tekerlek marsa giderken mizojini hala devam ediyor” kısmıdır.

Benim düşüncem; gerek bireysel gerek toplumsal anlamda farkındalık oluşturabilecek düzeyde dolu bir kitap. Birçok dönem, düşünce ve olay yazarın araştırmaları ışığında akıcı bir dille okuyucusuna sunuluyor. Tam burada çevirmen Erdoğan OKYAY ın da eline sağlık demeden geçmek istemiyorum.

Kitabın eleştirel yanına gelince; eski Türk tarihinden hiçbir bilgi ve alıntıya yer vermemiş olması olmuş diyebilirim.
302 syf.
·24 günde
İlk öncelikle incelemeye mizojininin tanımını yapmakla başlamak daha iyi olur. Sevgili okurlar mizojini tek ifadeyle kadın düşmanlığı demektir. Kitabın ana teması kadınlardan nefret etmenin tarihidir. Bu mizojini tarihine bakıldığında, okunduğunda bazı durumlardan ötürü insanın kanının donması hiçten bile değildir. İnsanlık tarihi boyunca kadın karşıtlığı hep süregelmiștir. En azından bilinen tarihlerde. Eser bu yönüyle bu tarihi - mizojiniyi- gözler önüne sermektedir. Kadının tarihine beraber bakalım mı? Daha doğrusu kadında nefret etmenin tarihine. Annelerimiz olan, kız kardeşlerimiz olan, sevgilimiz, eşlerimiz olan kadınların mizojini tarihine.. Hade bakalım!

    Sevgili okurlar eser mizojini tarihini coğrafi yerlere ayırarak olduğu gibi bazen de genel olarak ele almıştır. Ayni zamanda dönem dönem ayırması da çok kalıcı kılmıştır okuyucuda. Eserde çokça görülen yerler ve dönemlerden biri ilk çağ uygarlıkları ve Doğu Avrupa. Ne mi olmuş Doğu Avrupa'da? Neler olmamış ki.. İlk çağ düşüncesinde mizojini kendisini her alanda hissettirmiștir. Siyaset, sosyal yapı, din, felsefe, ve edebiyat dünyası vs vs. İlk çağ felsefesinde kadın, dualist düşünce itibariyle "karşıt" olarak ele alınmıştır. Nitekim bu dualizm felsefesi kadınların mizojini tarihini sonraki dönemlerde de etkileyecek ve bana göre geleceği de etkileyecektir. Dualist yapı kadını karşıt olmakla birlikte yer yer 'yok edilmesi gereken' noktaya da taşımıştır. Elbette ki bu düşüncelerin sevgili ozneleri kendi dönemlerinde filozof, aydın olarak görüldüğü için çok fazla desteklenmiştir. Kimdir bu düşünürler peki? Aristo, Platon, Heseidos, Demokritos, Tertullian, Menander, Sophokles.. Niceleri. Ama ama nice niceleri... Bu şahıslar dualizm felsefesi etrafında birleşip kadın düşmanlığı konusunda level atmış kişilerdir. Pek tabi felsefelerini oluştururken, dinden, mitolojiden beslenmişlerdir. Kanaatime göre de üretim biçiminin değişip erk sisteminin kıvılcımlarının ilk etkileri bile bunları çok şekillendirmiștir. Bu düşünceler doğrultusunda kadın, olabildiği kadar "nesneleștirilmiș" özne olmaktan soyutlanmaya çalışılmıștır. Muhtemelen korkudan. Demokritos'un "Bir kadın düşünmeyi öğrenmemeli çünkü bu kötü sonuçlar doğurur" ; Menander'in "Karısına okuma-yazma öğreten koca, hiç de iyi bir şey yapmış olmaz ;sadece bir yılanın zehrine zehir katmış olur." beyanlarını ne açıklayabilir ki. İlk çağ düşün dünyası bu şekilde kadından korkmuş ve önlem almaya çalışmıştır. Düşün dünyasının filozofları, aydınları kadın doğasının ne kadar güçlü olduğunun farkındaydı ve kendilerince önlem almak istemişlerdi.

    Roma dönemi kadın mizojini tarihinde altın yıllarını yaşadı desek yeridir. Akla gelmeyecek ötelemeler, sindirmeler, ve işkenceler almış başını gitmekteydi. Eser Roma mizojinisini aktarırken vahşetin durumunu gözler önüne sermiştir. Kadınlar cinsel kimlikten yoksun sadece doğurganlığıyla biliniyordu. Ve erkekler için sadece zevk aracı konumuna indirgenmişti. Canı sıkılan bir erkek kadınlara istediğini yaptırabiliyor ve bundan dolayı hiç de kaygı duymaz hale bürünmüştü. Çünkü mü? Yasalar yasalar. Yasalar tarafından korunan erkek, canavar kimliğini Roma döneminde oldukça fazla sergilemiştir. Misal șöyle uygulamalar çok yaygındı. Kolezyum var ya kolezyum, çoğumuzun gidip de ziyaret etmek istediği o devasa tribünler ve büyük avlusu. Sırf zevk amacıyla kadınlar orda dövüștürülüyordu. Erkekler de dövüștürülüyordu ama sadece dövüștürülüyordu. Peki kadınlar başka ne yapıyordu. Daha doğrusu kadınlara ne yapılıyordu.? Bazen kadınlar düz bir tahtaya yatırılıp elleri, kolları ve bacakları bağlanıyordu. Sonra eşeklere tecavüz ettiriliyordu. Amaç eşekler tarafından kadının öldürülmesi ve çığlıklarına seyirci olup can sıkıntısından kurtulmak. Yetti mi? Hayır. Ölmeyen kadınlar bu sefer onlarca yüzlerce erkek tarafından tecavüze uğruyordu. Yine mi ölmedi. Kahretsin! Şu şıllık da baya dirençli çıktı. Bu sefer de kafeslerde bekleyen aç aslanlar tarafından parcalatılıyordu. Hah şimdi oldu işte. Aslanlar işi biliyor. Bu şekilde zevk nesnesi durumuna düşen kadının hiçbir kaçış noktası kalmamış hale getirilmiş kadının acziyeti sergilenmisti. Kimin acziyeti acaba?

    Eserde aynı vb durumlar diğer uygarlıklar için de geçerliydi. Çok sevdiğimiz Yunan kültüründe, Doğu kültüründe, Avrupa kültüründe, Çin ve Hint kültürlerinde de mizojini hep vardı kara bir leke olarak. Konfüçyüs felsefesi Çin 'de egemen olup kadınları yerle bir etti. Kıyas yapacak olursak Çin ve Hind felsefelerinde, genel itibariyle Doğu felsefelerinde kadına atfedilen cinsellik olgusu Batı felsefesine göre biraz daha ılımlıdır. Cinsellik boyutunda Doğu kültürleri, kadına biraz daha değer verdiğini görüyoruz eserde. Ama yine de bunu saymazsak kadınlar ister Doğu olsun ister Batı olsun her zaman ezilmiş ve ötelenmiștir.

    Eserin bir diğer ana teması din ve inanç kültürünün kadına yaptıklarıdır. Toplumsal refah ve barışçıl özellikler göstermesi gereken ve beklenen "dinler" eserde oldukça ana amaçlarından sapmış halde kadına karşı konumlanmıştır. Öyle ki yer yer kadının ana düşmanı rolünü çok iyi üstlenmiştir. Diğer kurumları da tekeline alan dinler geniş alanda sirayet etmişlerdir. Tüm bunlardan ötürü zaman zaman "tekel kurum" haline gelmiştir. Herseyin ölçütü akıldır, ya da insandır ya da ya da bilimdir anlayışı yerini her şeyin ölçütü klilisedir, tarikattır ve "kutsal metinler" dir şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

    Yahudi dininin temel esas olarak başvurduğu kitap olan Tevrat'ta, kadına karşı aleni bir düşmanlık sergilenmekle birlikte insanların ve  diğer kurumların da kendisini esas almasını savlamıștır. Böylelikle Yaratıcı Yehova'nın buyrukları yerine getirilmiş olup yüce amaç etrafında kenetlenme söz konusu olacaktır. Tevrat'ın bazı bölümlerinde ;"Hamileliğinde sana öyle acılar çektireyim ki çocuğunu bu acılar içinde doğurasın. Kocana duyduğun cinsel arzun sürsün ama o da senin hükmedenin, efendin olsun (Tevrat, 1.Kitap,3:16).
Ve seninle karın arasına düşmanlık tohumları ekeceğim (Tevrat, 1.Kitap,3:15)" gibi beyanlara rastlamaktayız. Eser bu yönüyle de kanıtlama çabası içinde bi güzel kanıtlamıştır da. Pek tabii inanç dünyasında Yahudiliğin ne derece önemli bir yer edindiği aşikardır. Bir dinin ana kaynağı olan kutsal metinleri bu düzeyde ise kadının way haline. Eser tüm bunları ortaya koymakla da cesaret ödülüne layıktır.

    Diğer bir din Hiristiyanlik'ta da durum pek farklı değildi. Hatta ve hatta kadın mizojinisi konusunda diğer tüm dini inanışları belki de  açık ara farkla geride bırakmıştır. Aristo geleneğinden beslenen Kilise, yegane nihai kararların baş merkezi durumuna gelmişti. Eser Kilise'nin bu güçlü yapısını örneklerle açıklamıştır. Krallara taç giydirme, mahkemelere tahakküm etme, insanları dinden çıkarma, kişilere cennette arsa satma ve yönetimde söz sahibi konumda olması başlıca etki alanlarıdır. Böylesine güçlü bir yapının bir kişiye, cinsiyete ya da kuruma düşmanlık etmesi siz de taktir edersiniz ki Kilise ye ezici bir üstünlük sağlar. Kilisenin düşmanlık ettiği kadına eser oldukça yer vermiştir. Kadın Kilise karşısında yok denecek düzeyde varlık göstermiştir. Kitapta Kilise, kadını sadece erk sistemine ve erkeklere köle yapmakla kalmayıp aynı zamanda tüm özlük haklarını da elinden almıştır. Kiliseye göre kadın sadece doğum yapmakla görevlidir. Kadın bu göreviyle de etken değil edilgendir. Onun görevi erkeğe itaat etmektir. Bunu yaparken isyan etmemeli ve "iffetli" olmalıdır. Erkeğin karısına kötü davranması, onu aldatması ve öldürmesi durumunda çok komik cezalar almakla birlikte, kadın aynı suçlardan suçlu bulunduğunda öldürülüyordu. Toplumun başına gelen kötülüklerden Yahudiler sorumlu tutulmakla birlikte yahudiler olmadığında gözler kadınlara dikilip kadınlar cadılıkla suçlanmakataydı. Cadılıkla suçlanan kadınlar dehşet verici yöntemlerle katlediliyor ve bunların sayısı kitapta on binleri bulduğundan söz edilmekte. Belki de yuzbinler. Cadılari yakalamak uğruna özel birimler bile oluşturulmustu.Ayni zamanda kitap adalet düzeninin Kilisenin tekelinde olduğunu ve engizisyon mahkemelerinin bazı dönemlerde sadece kadınları katletmekle görevlendirildiğini bize gösteriyor. Engizisyon mahkemelerinin dağıttığı adalet eserin bir pasajında söyle karşımıza çıkmaktadır : " Bu detayların böylesine sehvet kokan bir üslupla anlatılması, buradaki sadizmin boyutları hakkında bir fikir veriyor. Hapiste çürümeye terk edilmiş olma, çıplak bedenin tümüyle tıraşlanmasıyla sanığa duyumsatılan aşağılama ve tüm bunları izleyeceği bilinen işkence korkusu, itirafta bulunmak için yeterli olmazsa, o zaman yargıç bu sanıkları, itirafta bulunmak için yeterli olmazsa, o zaman yargıç bu sanıkları, "urgana ya da başka bir işkence aletine bağlayacak olan gardiyanlara teslim ediyordu." İlk işkence metodu olarak genelde filistin askısı kullanılıyordu. Kadının elleri kalın iple arkasında bağlanıyor ve makaradan geçirilen ip aniden hızla çekilince, kollar da omuz eklemleri yerlerinden çıkıncaya ve sinirler kopuncaya kadar yukarı çekiliyordu. Kramer ve Sprenger'in tam bir memur diliyle yazdıklarına göre, suçlu bu ilk işkenceden sonra ayağa kaldırılınca hakim, tanık ifadesini ad vermeksizin okuttuktan sonra, "Bak, tanıklar seni nasıl ele verdi," diyordu.
   Suçlu hala direnirse o zaman sırada diğer işkence metotları vardı ;mum alevi ile ya da sıcak yağla deriyi yakmak, kadının cinsel organlarını sıcak zift kurecikleri batırarak yakmak, kadının ağzına sokulan bir huniyle karnı balon gibi şişinceye kadar su dökmek ve sonra da karnına bir sopa ile vurmak. Ayrıca sanık kadını bir "cadı iskemlesi" ne oturtmak ve kollarını, iskemlenin çeşitli sivri metal parçaları çakılmış koltuk tahtalarına bağlamak, kerpetenle tırnak sökmek, ayak ve bacakları ezen bir takım aletler kullanmak vb. daha niceleri sayılıyordu. Bazen inanılmaz derecede hijyenik olmayan koşullarda elleri ve ayakları zincire vurulmuş olarak uzun süre yerde yatan kadınların, mahkemeye çıkmadan kan zehirlenmesinden öldüğü de oluyordu.
...
    Bir yargıç, suçluları yalan söyleyerek tuzağa da düşürebilirdi. Örneğin sanık kadına suçunu itiraf ettiği taktirde hayatının bağışlanacağı sözünü verir, kadın itiraf ettikten sonra da onu başka bir yargıca havale ederek gene ölüm cezası almasını sağlayabilirdi. " Tüm bunlar elbette ki kabul görülecek şeyler değildir. Ki kabul edilmesi hastalıktır. Eğer ki bu uygulamalar için hala iyi ki öyle olmuş diyenler varsa ve bu savını din öğretisine dayandıracak olan varsa ona söyle demek gerekir. Ya İsa doğmadan önce kadınların içinde bulunduğu durum boyleyken İsa'yla beraber kadınlar niye İsa etrafında toplandı? Nitekim İsa sevgi anlayışıyla kadınları kucaklayıp sarmalamıș, içinde bulundukları durumdan ötürü kadınlar, İsa'yı bir devrimci saymakla birlikte öğretisi etrafında kenetlenmişlerdi. Oysaki İsa nin temsilcisi konumundaki Kilise kadınlara zulmediyordu. Bir dinin baş uygulayıcısı olan peygamberler ile ardılları olan  kurumlar arasındaki fark bu kadar mı olur.? İsa mı yanlış yapmıştı yoksa 'Kilise ve Yahudi öğretisi' mi? Hangisi?. Biri Tanrı'nın lütfu diğeri Allah' ın cezası :) :)

    Kadına yönelik karşıt tutum İslam devletlerinde ve 'İslam öğretisi'nde de yerini almıştır. Kadının kimliğin yok sayılmakla birlikte kadın tüm yönleriyle eksik varlık olarak lense edilmiştir. Aristo geleneği buraya da sirayet etmiş anlaşılan. Kadın erkeğin metası haline getirilmiş ve erkeklere itaat duzleminde kadınları frenlemiștir. Evlilik kutsiyetine atıfta bulunan İslam öğretisi kadını, erkek karşısında sus pus edip kadını salt cinsellik ve doğurganlık kimliğiyle tanıtlamıștır. Zaman içerisinde İslam dini içerisinde doğup büyüyen tarikatlar kadını köle haline getirmekte çok gecikmemistir. Bu uğurda Gazali gibi ulu feylesofların etkileri elbette ki kendinden çok söz ettirmiştir. Eser bu yönüyle İslam dininin kadın üzerindeki etkilerini bir bir bize açıklamıştır. Öyle ki tarikatlardan örnekler verip kanıtlamıştır. Bu örneklerden biri Deobandizm yani Taliban öğretisi ve yasaklarıdır. Bu yasaklardan bazıları şöyledir. "*Toplu taşıma araçlarında kadınlar ve erkekler için ayrılmış yerler olacaktır.
  * Kadınlar ve kız çocukları burka giymek zorundadır. Burkalarının altında renkli giysiler giymeleri yasaktır.
  *Bir kadın erkek kuaföre gidemez.
  *Genç kızlar genç erkeklerle görüşemez. Aykırı hareket edenler hemen evlendirilir.
   *Nişanlı kadınların, düğüne hazırlık nedeniyle de olsa güzellik salonlarına gitmesi yasaktır.
   *Erkek satıcıların kadın iç çamaşırı satması yasaktır.
Deobandizm/ Taliban öğretisi ve yasakları. " Ne kadar da gerici bir durum değil mi? Öte yandan özellikle İslam devletlerinde ve Afrika'nın bazı bölgelerinde klitoridektomi oldukça yaygın hale gelmiştir. Kadın sünnetinin uygulandığı bu topraklarda kadınlar doğduktan hemen sonra sakat bırakılmıştır. Eserde kadın sünnetinden dolayı kadınların sadece doğurganlık göreviyle ele alındığını bize tanıtlamaktadır. Klitoridektomi ile kadınların cinsel kimliğinin ellerinden alındığına şahitlik ediyor eser. Mısır'dan Somali'ye kadar olan bölgede kadınların neredeyse %100'üne yakını bu uygulamayla sakat bırakılmıştır. Klitoris kesilip cinsel haz alması durdurulmak istenmiştir. Haz almak günah çünkü kadın için. Geniş bir coğrafya da uygulanan bu durum İslam öğretisinde de yer edinmiştir. Ki hala bu uygulama mevcut hala bazı yerlerde uygulanıyor. Bunları yapanlara da elbette ki söylenecek şeyler vardır. Hatta bre gerizekalılar deyip açıklama yapmak yerinde olur. Gelin siz de bana katılın. Bre Gerizekalılar! İslam inanış vuku bulduğunda kadının yeri yoktu. Ve siz de çok cok iyi biliyorsunuz ki Cahiliye devri olarak niteleniyordu o devir İslamdan önce. Kadının söz hakkı yoktu ve kız çocukları diri diri hubel, menat, lat ve uzza adındaki putlara kurban olarak gömülüyordu. Kabul edin. Evet evet kabul ediyorsunuz. Peki Hz. Muhammed ne yaptı? Kız çocukların diri diri gömülmesini yasaklamadı mı? Kadının köle gibi alınıp satılmasını yasaklamadı mı? Miras hakkı tanımadı mı? Ya bu dinin baş uygulayıcısı yatak hayatını paylaştı be. Kadınlarınızı tatmin edin derken kadının cinsel kimliğine atıfta bulunmuyor muydu? Kadınlar Hz. Muhammed ile birlikte savaşa katılıyor ve hutbelerde yer alıyordu. İlk ayet olan Oku! ayeti indiğinde Hz. Muhammed sevinmemiști. Ellerini baldırlarına koyup seke seke la la la la laaay deyip mutlu mesut bir şekilde Mekke düzlüklerine inmemişti. :) :) Korkmuştu. Şaşırmıştı. Beti benzi atmıştı. Ve alaca atlar gibi arkasına bakmadan taa Mekke'ye kadar gelmiş ayakları paramparça olmuştu. Mekke'ye geldiğinde gidecek çok yeri vardı. Büyük alimlerden dedesi Abdulmuttalip, amcası Ebu Talip, Ebu Süfyan, Yahudi alim ve bilginler ve nüfuz gücü çok olan insanlar vardı. Ama Hz. Muhammed hiçbirine gitmedi. Bazı günler tek hurmayla yetindiği eşine gitti. Evet bir kadına gitti ve bir kadına sığındı. Üşüyorum ört üzerimi dedi. Su istedi. Ve eşinin başında beklemesini bir yere girmemesini istedi. Korkuyordu. (Nihat Hatipoğlu gibi hissediyorum şu an:) :)) Eşi ona deli demedi. Onun yanından ayrılmadı. Üzerini örttü ve ona kulak verdi... Ya eşi olmasaydı yanında. Ya Hz. Muhammed korkudan aklını yitirseydi. Ya üşüdüğünden dolayı hayatını kaybetseydi... Ama hiç biri olmadı. Niye mi? Kadın onu korudu kadın. Eşi. Bir kadına sığındı Hz. Muhammet ve bir kadın tarafından korundu Hz. Muhammed. Esas itibariyle İslam 'ın ilk koruyucusu bir Kadın oldu. Bu rivayetleri ya da gerçekleri çoğu Müslüman bilir. Çocuklar dahi biliyor artık. Peki İslam'da ve dinin baş uygulayıcısı Hz. Muhammed 'e göre kadının yeri böyle iken şimdilerde kadınlara reva görülen uygulamalar neyin nesi. Sizce de çok çelişik durmuyor mu? Hz. Muhammed yalan mı söylüyor yoksa. E yaw söylemiyorsa yaptıklarınız yanlış o zaman. Alın burda dualizm uygulayın işte. Hade ️ kendinize gelin kendinize..

Kitapta ele alınan durumlardan biri de kadının kadına karşıt durumudur. Din ve siyaset yetmemiş gibi kadınların kadınlara düşmanlık ettiğinden yakınmış sevgili yazarımız. Düşmanlık etmiş mi ettirilmiş mi size bırakıyorum. Kadın erk sistemi karşısında bedeninin gücünü farkedip bedenini kullanarak taht oyunlarına karışmış bu şekilde kendisini koruyup hemcinslerini yok etme faaliyetlerinde bulunmuştur. Yer yer ötelemis ve başarılı da olmuştur. Osmanlı'larda dahi bu örneklere rastlamaktayiz (muhteşem yuzyilcilar iyi bilir bu durumu sanırım :)) Ve Malesef ki bunun en büyük nedeni yine erk sistemi ve erkekler. Kitap bu yönüyle da baya güzel eleştirilerde bulunmuş. Kraliçe Viktoria' nin bu sözleri " Kraliçe 'niz olarak, kadın hakları denen tehlikeli çılgınlığı ve onu izleyen tüm görüntüleri, örneğin bütün gelenek görenekleri ve bütün görgü kurallarını yadsıma tuzağına düşen benim zavallı ve zayıf hemcinslerimin görüşlerine sözle ya da yazıyla karşı koyan herkesi etrafımda toplanmaya davet ediyor, buna özel bir önem veriyorum." ve Ruandalı kadın Bakan Pauline Nyiramasuhuko'nun Hutu milislerine, Tutsi kadınlarını öldürmeden önce onlara tecavüz etmelerini emretmesi düşünen bir özne için gerçekten de durumun ne kadar acı olduğunu gözler önüne sergilemektedir.

    Üzerinde durulan durumlardan biri de nufustur. Kadın nüfusunun az olmasının nedenlerini sevgili yazarımız açıklamıştır bu güzel eserinde. Örneğin Roma döneminde doğan çocuklardan erkekler ve doğacak ilk kızın yaşamasına izin veriliyordu. 2.,3. ve sonra doğan kız çocukları sakat muamelesi görüp çöplere atılıyordu. Romadaki mezarlar kız bebeklerin cesetleriyle dolmuş hale getirilmişti. Günümüzde her ne kadar böyle davranışlar sergilenmese bile benzer durumlar söz konusu olabilmekte. Kadın nüfusu çok azalmasına rağmen günümüzde kadın nüfusunun esitlenmesinin en büyük nedeni kadına verilen değer değil erkeğe verilen değerdir. Erkek çocuk doğana kadar üreme faaliyeti sürdürülmekte günümüzde. Dolayısıyla her doğan kız çocuk, kadın nüfusunu artırıcı faktör olarak karşımıza çıkmakta. Erkek çocuk doğduğunda üreme faaliyeti durduruluyor. Dolayısıyla erkekten önce doğan kız çocukları kadın nüfusunun dengelenmesinde on ayak olmuştur. Erkekten önce ne kadar kız çocuk doğarsa o kadar iyi... Gerçi olan nüfusa oluyor ve üretim artık yeterli hale gelmiyor ama neyse...

    Bilim dünyasında da kadına yönelik ayrımcılıga tanık olmaktayiz. Öyle ki bilimsel faaliyetlerde kadın yok denecek kadar azdır. Kadınlar bilim çalışmalarına katilamamakta ve bilim dünyası tarafından dışlanmıştır. Yetmedi kadın bedeni üzerinde tuhaf bilimsel açıklamalara rastlamaktayız kitapta. Aristo'nun kadının eksik varlık olmasını kadının diş sayısının az oluşuna göre yorumlaması, Charles Darwin'in kadınların kafataslarınin küçük olmasından ötürü beyinlerinin de küçük olduğunu söylemesi, Freud 'un dualistik bilim ve psikoloji anlayışı ve bazı sosyologların kadını aşağılaması anlaşılır değildir.. Hatta komiktir. Eser bazı bilimsel çalışmalardan da örnek vermiştir. Bilimsel makaleler ve yayınlar kadın hakkındaki görüşlerden ötürü toplumu dizayn etmeye çalışmıştır. Kadın cinselliğinin kötü şekilde lanse edilmesi kadını cinsel kimlik konusunda yalnız bırakmıştır. Kitaptaki bu alıntı sanırım bilim çevresinde kadına biçilen değeri gözler önüne setmekte :"Masturbasyon, bir genç kız için ileride oluşabilecek sorunların kesin işaretiydi. Bu konu Viktoryen toplumu en çok meşgul eden, ABD'de de 1950'lere kadar konuşulan bir konuydu. Bir genç erkeğin mastürbasyon yapması kötü bir şeydi ;bir genç kız için ise aynı şey, önlem alınmazsa toplumu temellerinden sarsacak bir hastalıktı. Kadın sadece cinsel zevk duyma ile ilgileniyorsa bu onun biyolojik işlevi olan doğurganlığına karşı bir isyan, bir başkaldırı olarak algılamalıydı. Böyle bir kadının "erkeksi" eğilimler taşıdığı düşünülüyor, bu ise tehlike işareti olarak görülüyordu. Çünkü başka kötü sonuçlarının yanında bu alışkanlık, nemfomaniye de yol açabilir, lezbiyenliğe götürebilir ve kanamalara, rahim düşüklüğüne, omurga iltihaplarına, kramplara, güç yitirmeye ve kalp hastalıklarına neden olabilirdi. 1894'te yetkin bir tıp dergisi olan New Orleans Medical Journal'da, masturbasyonun "veba, çiçek, savaşlar ve insanlığı tehdit eden diğer bütün yığınsal olaylardan daha yıkıcı bir alışkanlık olduğu" yazılıyor ve "Bu kötü alışkanlık insanlığın yıkımına yol açacaktır," deniyordu. Bunun sonucunda çok sert önlemler alınmasının istenmesine şaşmamak gerek." Oysaki bilim gerçeklerin peşinde koşması gerekirdi değil mi?

    İnsanlar cinselliğe meraklıdır. Ve arzularla haşır neşir duruma gelebilmektedir. İster erkek olsun ister kadın olsun cinsel bir kimliği ve cinsel arzuları vardır. Erkeğin cinsel arzu ve kimliği doğaya uygun şekilde lanse edilip kanalize edilirken kadının cinsel istek ve arzuları ötelenmis ve kötü olarak görülmüştür. Dolayısıyla kadına yönelik bu tutumdan ötürü kadınların arzuları ayıplanmıș ve saklanmak istemiştir. Gizlenmek istenen bir olgu misali gibi. Bu davranışlarin sonucunda pornografi olgusuyla tanışmamızı dile getirmiş sevgili yazarımız. Pornografi gizlenen ayıp bir şey olarak günümüzde bile hala devam etmekte. Peki pornografi iyi mi kötü mü? Elbette ki insanların kişisel tercihlerinden ötürü eleştirme hakkımız yoktur. Ama pornografinin çıkış amacına bakacak olursak esere göre kadının aşağılanması durumuyla da karşılaşacağız. Pornografi kadın bedenini teşhir eden bir sektör haline geldiğinden yakınılmıștır. Açıkça söylemek gerekirse ben de katılıyorum bu fikre. Niye mi? Çoğumuz illa ki bir kez dahi olsun pornografik bir kesit izlemişizdir. Çoğu pornografi kesitinde kadının edilgen olduğuna şahit olmuşuzdur. Misal erkeğin yüzü çok fazla gosterilmemekle birlikte kadının duyduğu haz on plana alınmakta. Yetmedi kadın vajinasının zoomlanarak ele alındığını görmüşsünüzdür. Erkekten ziyade kadının bu şekilde ele alınması pornografinin daha çok erkeklere hizmet ettiğini söyleyebiliriz sanırım. Oysaki erkek görünmeyen 'etken' oznedir. Erkeğin kadına yaptıkları ve kadın bedeninin verdiği reaksiyon olsa olsa erkek beynini tatmin eder. Neler neler yok ki pornografide. Erkeğin bu tür kesitlerde şiddet sergilemesi de erkeğin kadına karşı tahakkümüne delalet eder. Boğazından tutması kadına şiddet uygulaması tokatlamasi vs vs erkeğin erk olduğunu kadının ise meta olduğunun bir parçası belki de. Yorum sizin!

    Kitapta eleştirdiğim noktalar elbette ki vardı. Bunların başında kürtaj konusu geliyor. Eserde kürtajın yasaklanmasının kadının özlük haklarına saldırı mahiyetinde olduğu beyan ediliyor. Kürtaj karşıtlarının neden olduğu katliamlardan söz eden yazar böylelikle kadının kürtaj konusunda sindirilmek istendiğini söylüyor. Özellikle din çevresinin bu yasaklamalari desteklediğini ve kadını sadece anne rolüyle ele almak istedigini belirtiyor. Bunlara katılmak elbette ki olası bile değildir. Ama kürtaj olgusuna kanaatlerim doğrultusunda ben de karşıyım. Kişiler bu konuda daha duyarlı olup kürtaja gereksinim duymamalari gerekir diye düşünüyorum.

    Günümüz... Eserde günümüzde kadınların maruz kaldığı mizojiniye de deginmistir. Malesef ki mizojini hala devam etmekte. Kılık değiştirerek karşımıza çıkmakta o kadar. Bazen de aleni bir şekilde karşımıza çıkmakta hatta. Kadın cinayetlerine hepimiz şahit olmaktayız neticede. Kadınların öncülük ettiği her platform değersiz görülüp dışlanmakta. Felsefe dünyasında kac kişi kadınlardan söz etmekte. Pek yok. Kadın yazarların kitapları düşünceleri ne düzeyde takip edilmekte. Eril tahakküm bunlara gülüp geçmekte malesef. Kadınların ortaya koydukları eserler alaya alınmakta. Mahiyeti ne olursa olsun alay etme yolu ile bir kadına ve eserine yaklaşmak sanırım güzel bisey değildir. Velev ki ortaya koyan eser gerçekten de kötü olsa bile. Siyaset dünyasına baktığımız zaman kadınların ne derece aktif olduğu hepimiz tarafından biliniyor. Aktiflik derken siyasette bulunma. Kaç ülkenin başkanı başbakanı bakanı kadın ki. Kaç ülkenin meclisinde kadın milletvekili sayısı daha fazla ki erkeklere göre. Fazlalığı bosverelim. Eşitlik var mı acaba. Yok tabi ki de. Belli başlı kadın liderler var diyerek işte bakın kadınlar da siyesette yer alıyor demek saçmalık. Tamam Merkel var. İngiltere de Theresa May vardı. Amerikan seçimlerinde aday olan Hillary Clinton vardı. Başka.. Aklımıza gelmiyor değil mi başka. Theresa May.. Brexit sürecinde başarısız olduğunda çoğu kişi eminim rahatlamıştı. Ne yani bu işi Bi kadın mı yapacak düşüncesi hakimdi. Ve işi başarmasina bence engel bile oldular. Dolayısıyla akabindeki süreçte kadın istifa etti. Yazık. Yerine gelen Boris Johnson hemen işi halletti değil mi. Evet. Erkek halleder işte. Bu şekilde algılanmadı mi sizce de? Ekonomide kadının yeri var mı sizce. Ne düzeyde ekonomik rekabette bulunabiliyor kadın.? Kac kadın patron var. Ama biliyoruz ki kadınlar ekonomik üretimde baya aktifler. İster tarlada olsun ister meyve sebze hallerinde olsun ister hizmet ve Sanayi sektöründe olsun baya çalışan kadın nüfus var. Peki emeğinin hakkını alabiliyor mu. Erk sistemi kadının her zerresinden yararlanmayı çok iyi biliyor. Aynı işi yapacak erkek işçi çalıştırsa daha fazla maaş vereceğini çok iyi biliyor. Ve kadın işçilerin büyük kısmı da sigortasız. Bazı kadınlar beden ölçülerinden dolayı çalıştilırılıyor. Mağazalarda felan görmüşüzdur. Erk sistemi kadına sexi giyinmeyi öğütler. Dolgun duraklar rujlar istenilen ölçüde memeler ve kalçalar.. Dar elbiseler.. Niye mi. Çünkü kadının erkek karşısında yegane varlığı bedeni kalmış hissi yaratmak için. Bu bile başlı başına pornografidir belki de. TV de izlediğimiz araba şeyleri var. Tanıtım tanıtım ️. Uzun boylu derin yırtmaçlı ve derin göğüs dekolteli kadınların araba kaportalarina yaslanmaları niye acaba?Motor ustaları mı o kadınlar. Yoksa saniyede çalışan mekanikciler. Yoksa arabayı dizayn eden mühendisler mi.. Yoksa parayı elde tutan erkeğin dikkatini çekmek için mi. Hangisi? Biliyor musunuz kadınların niye bu hale geldiğini. Belki de Karl Marx cidden haklıydı. Emek sömürüsu derken üretim biçimi derken kadın bu hale geldi derken.. Ama Marksizmin dualistik yapısı da günümüzde bu sorunu çözememiş sorunu halletmemistir. En koyu komünist ülkede kadınların yaşadığı sıkıntılar çoğu şeye bedel değil mi. Neler neler söylenmez ki mizojini hakkında. Olmuş bitmiş. Değiştirecek halimiz yok. Ama geçmişten ders alıp geleceği şekillendirmek istiyorsak bugün başlayalım. Yoksa hiç ilerleme olmaz.

Güzel kitap. Herkes tarafından incelenerek benimsenerek içselleștirilerek okunması gereken bir kitap. Sevgili yazarımıza canı gönülden teşekkür ederim.

İyi okumalar...

   
302 syf.
Hakkında yazılabilecek o kadar çok şey var ki...Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Aklıma geldiği gibi yazacağım. Umarım faydalı olur okumak isteyenlere.
Jack Holland kitabında kadın düşmanlığının Batı toplumlarında tarih boyunca nasıl ortaya çıktığını, hangi düşüncelerden etkilendiğini ve ne gibi sonuçlara yol açtığını yazıyor. Kitabın ismi "Kadından nefretin evrensel tarihi" olsa da, ne yazık ki Doğu toplumlarına yeterince değinmemiş. Örneğin Müslüman toplumların kadına bakışına dair bir başlık açmadan, evrensellikten bahsetmemiz zor. Ancak bu eksik, kitabın belki de tek kötü yanı.
Konular, sözde demokrasinin beşiği olarak anılan Antik Yunan'dan günümüze dek geliyor. Yunan dönemini, Romalıların kadına bakışı izlerken, akabinde Orta Çağ'ın karanlık cadı avı devreye giriyor. 18. yüzyılın sonunda bile cadılık suçlamasıyla kadınların öldürüldüğünü hatırlatmak isterim. Daha sonra sanayi devrimi, sözüm ona daha modern toplumlar inceleniyor ama göreceksiniz ki kadınların hayatındaki gelişmeler ancak kaplumbağa hızıyla ilerleyebiliyor.
Sizi üzecek, şaşırtacak ve öfkelendirecek birçok bilgiye ulaşacaksınız bu kitabı okuduğunuzda. Fikirlerine saygı ve hatta hayranlık duyduğunuz bazı düşünürlerin konu kadınlar olduğunda sizi hayal kırıklığına uğratabileceğini de belirteyim.
Eğer Müslüman toplumlara da değinmiş olsaydı yazar, kitaba kesinlikle 10 puan verirdim. Bu eksiğinden dolayı puanım 9 :)
Neslihan
Neslihan Mizojini - Dünyanın En Eski Önyargısı'ı inceledi.
302 syf.
Geçmişten günümüze kadın düşmanlığının değişerek hala nasıl devam etmekte olduğunu anlatan okunması gereken değerli bir eser. Günümüzde kadınlara yapılanların değiştiğini düşünsek de aslında amacın değişmediğini görüyoruz.
302 syf.
Mizojini; Erkeğin kadına üstünlüğünü açıklayan düşünce ve inanç sistemidir. Kadından nefret ya da kadını aşağılama olarak tanımlanır.
İlginç olan kadının kurgulanışı konusunda tarih, felsefe, siyaset, bilim, edebiyat ve daha birçok alanda doğu ve batı daha önce olmadığı kadar iyi anlaşmış olmaları.

İlk insanlara baktığımızda ilk tanrı kadındı, onun tanrısal yaratma becerisine sahip olması onu kutsala yakınlaştırıyordu. Avcı-Toplayıcı ve yerleşik düzene geçmiş insan için üreme en büyük sorunlardan biri olmuştu o yüzden Tanrı olarak görülen kadın bir sonraki dönemde tehdit olarak algılanıyor ve kontrol altına alınması gerekiyordu. Toplum düzenini sağlamak cinsel düzeni sağlamaktan geçiyordu.

Gelgelelim Antik Yunan ve Antik İsrail söylencelerine; onlarda da insanın günahları anlatılır ve bu günahların açtığı sefaletin ve acıların tek nedeni “Kadınlar” gösterilir. ( Havva ve Pandora)

Tek tanrılı dinler ortaya çıktığında da durum değişmemiştir. Tevrat ve İncil'e baktığımızda, kadınlara yönelik oldukça vahim ifadelerin var olduğunu görürüz. Mesela Tevrat'a göre kuşatılan bir şehirdeki kadınlar ve çocuklar "düşman malıdırlar" ve"yağmalanabilirler"!!!

Kadınlara yönelik şiddette tarihin gördüğü belki de en acımasız döneme, Avrupa’da 200 binden fazla kadının cadılıkla suçlandığı, neredeyse tamamının öldürüldüğü, işkence gördüğü döneme bakalım birde;
Cadılıkla ilgili suçlamaların üç ana odağı vardı: Birincisi erkeklere karşı seksüel suç işlemeleriydi. Onlara göre cadılar, cinselliğe düşkün, erkeğin gücünü kıran şeytanla yatan şeytanın tılsımını diğer erkeklere bulaştıran kadınlardı.
Cadılık suçlamalarının ikinci ana odağı cadıların toplumda kuralsızlığı yaymaları ve örgütlenmeleriydi.
Cadılık suçlamalarının üçüncü ana odağı ise şifa adı altında insanlara zarar vermeleriydi.
Cadılar konusu aslında bu kadar basit değildir; Caliban ve Cadı kitabında durum Marx’ın görüşüyle şöyle anlatılır. Marx’a göre asıl konu ilkel birikimdi. İlkel birikim, köylülerin topraklarının ellerinden alındığı, mülksüzleştirildiği bir dönemdir. Cadı avları yalnızca sistemin dışına düşenleri cezalandırma, hizaya getirme amacının bir örneğini teşkil etmiyor. Bir dönem Avrupa’yı kasıp kavuran köylü ayaklanmalarında başı çeken kadınlara ders vermeyi de amaçlıyor.

Peki ya düşünürler, dinadanları, bilimadamları, yazarlar v.b. Yani kısaca popüler kültüre gelirsek; burada alıntılara yer vermek istiyorum.

# J.J. Rousseau da benzer şekilde tüm insanların eşit yaratıldığını savunmuş, ancak kadınlar söz konusu olduğunda egemen burjuvanın zihniyetini olduğu gibi yansıtmıştır.Rousseau, kadınların karakteri ve nasıl eğitilmeleri gerektiği ile ilgili görüşlerini Emile isimli eserinde şu şekilde anlatmıştır. Kadınlar yaşamları boyunca sürekli ve kati bir kısıtlamaya tabi tutulmalıdırlar; daha sonra daha büyük bedeller ödememeleri için buna erken yaşta alıştırılmaları ve başkalarının iradesine daha kolay boyun eğebilmeleri için kaprislerinin bastırılması gerekir. Ayrıca kadınların, bizlere çektirdiklerinden kendine düşen payı da alması gerekir.”

# Aristotales’e göre bir çocuk, sadece erkek olarak doğduğunda tam potansiyeline ulaşabilir; ancak kızlar erkeklerin sakat olarak doğmuş biçimleridir. Ayrıca, kadının yapabildiği her şeyi erkekler daha iyi yapabilir.

# Bütün zamanların kadından nefret eden en acımasız düşün insanı olarak tarihe geçmiştir.

# Tertullianus, kadınlar için, “Siz Şeytan’ın has kapısısınız, saklı ağacın mührünü açansınız, İlahî Kanun’a ilk uymayansınız. Şeytan’ın saldırmaya gücünün yetmediğini ikna edensiniz. Siz, Tanrı’nın imajını bir çırpıda mahvettiniz.” demiştir.

# Filozof Demokritos’a göre “Bir kadın düşünmeyi öğrenmemeli, çünkü bu kötü sonuçlar doğurur!”

# Menander, bir komedisindeki kahramanını şöyle konuşturur:”Karısına okuma yazma öğreten koca, hiç de iyi bir şey yapmış olmaz; yalnızca bir yılanın zehrine zehir katmış olur.”

# Çernişevski’ye göre, “Kadının yapısı erkeğinkinden daha sağlamdır; bu bakımdan, üzerinden baskıların kalkması durumunda kadın düşünce hayatında da erkeği geride bırakabilir.

Kısacası Kadın tarih boyunca hep insan olmaktan çıkarılmaya çalışıldı. Gerçek hayatta da edebiyat ve sanatta da. Ya günahkar Lilith’in torunları olan fahişeler Karındeşen Jack tarafından vahşice öldürüldü ya da göklere çıkartılıp güzelliklerine tapıldı. Ortaçağ’da kadınlar bir yandan cadı diye topluca yakılırlarken, öte yandan Meryem tanrının yeryüzündeki temsilcisi İsa’nın kutsal annesi oldu.
Kadın bütün hastalıkların ve dünya üzerindeki mutsuzluğun kaynağı olarak lanetlendi.
Mitolojiden tıbba ve psikolojiye kadın hep tehlikeli ve korkulması gereken cinsiyet olarak damgalandı. Velhasıl kelam Tarih boyunca kadının rolleri çocuk doğurmak ve çocuğa bakmak gibi ev içi işlerle sınırlı tutulmuş dini öğretiler, kanunlar ve kurumlar tarafından kadınlar, erkeklerden daha düşük pozisyonda veya statüde görülmüş, ayrıca mevcut toplumsal düzen, kadının değersizleştirilmesinin ve kadına karşı nefretin, düşmanlığın aracı olmuştur...

Kitabı Tüm arkadaşlara tavsiye ederim. Ayrıca Kitapta bir çok yazar ve kitap ismi verilmekte ve birçoğu okuduğunuz kitaplar bu kitabı okuduktan onları yeniden farklı bir bakış açısı ile okuma isteği hissedebilirsiniz...
302 syf.
·19 günde·1/10
Mizojini: kadına duyulan korku ve öfke.
Bir düşünceyi aşmadan sadece olgu sunumu yapmak hikaye anlatıcılığından başka bir şey değildir.
Bazen bu da gereklidir ama konunun önemi (yazılı tarihin başlangıcından beri var olan ve devam eden toplumsal cinsiyet eşitsizliği) ve aşılması gerekliliğinin aciliyeti, kitabın vaatleriyle de birleşince, anlatı çok yetersiz kalmış. Üstüne liberal ideolojinin karşı devrimci saptırmalarının eklemlenmesi de cabası olmuş.
Referansına güvendiğim birisinin tavsiyesi üzerine okumama rağmen çok büyük hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu konuya dair çok daha doğru perspektifle ve özenle yazılmış kitaplar bulunmaktadır. Tavsiyem onları okumanız yönünedir.
fdntkflz
fdntkflz Mizojini - Dünyanın En Eski Önyargısı'ı inceledi.
302 syf.
‘Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün hem anlam ve önemine hem de zamanlamasına denk düşen bir yapıt olarak karşıma çıkan Jack Holland’ın MİZOJİNİ (Dünyanın En Eski Önyargısı – Kadından Nefretin Evrensel Tarihi) adlı kitabını okumak, bir kadın olarak içerik açısından hiç de hoş ve kolay olmadı doğrusu benim için. Ancak, hala izlerini taşıdığımız bu önyargının köklerine inmenin uyandırdığı merak ve yazarın kolay, anlaşılır ve akıcı dili, okumayı heyecanlı, keyifli ve sürükleyici hale getirdi.

Mizojini; “Erkeğin kadına üstünlüğünü açıklayan düşünce ve inanç sisteminin adı” diye geçer tanımlarda. Yani hemen her gün bin bir çeşit örneklerine tanık olduğumuz ‘kadın nefreti’ ve ‘kadın düşmanlığı’nı ifade eder kısaca. Sözcük kökü Yunancadaki kadın ve nefret (gyne – misein) kelimelerinden geldiği belirtilir.


“Tarihin başlangıcından bu yana insanlığın bir yarısının diğer yarısı tarafından baskı altında tutulması ve insanlık onurunun elinden alınması nasıl açıklanabilir?” sorusunun peşinden giden yazar bu kitapta tüm toplumsal değişimleri, tüm bilimsel ve felsefi arayışları hiçe sayarak binlerce yıldan beri süregelen bu olgunun genlerini, nedenlerini ve sonuçlarını yansıyor bize .

Yazarın kitabını adadığı onu yetiştiren/eğiten kadınların ve doğup büyüdüğü Belfast’ta tanık olduğu kadına bakışın MİZOJİNİ’yi yazmadaki etkisini duyumsarken biz, kadın bedeninin aşağılanmasının normal karşılandığı bu kentin havasını da kısaca şöyle özetler: “Erkekler, bir erkeğin köpeği tekmelemesine şiddetle karşı çıkıyor ama eşini döven bir erkeğe kimse müdahale etme sorumluluğu hissetmiyordu.” Bu duyarsızlığın garip gerekçesi de “karı-koca arasındaki ilişkinin kutsallığı”ydı elbette.


Holland’a göre; Eski Yunan ve Roma İmparatorluğu’na kadar kadın özgürlüğü veya eşitliğinden dönem dönem bahsetmek mümkünse de, özellikle bu dönemlerde kadına yönelik nefret ve ayrımcılığın tohumları köklü bir şekilde atılır ve cinsiyetler arası çatışma hızla yol alır. Kadın düşmanlığının kurumsallaşıp insanların bilinçaltına ‘şeytan kadın’ yerleştirilerek bugünlere kadar gelen aşağılanmanın, nefretin, hatta cinayetlerin alt yapısı oluşturulur.

Bir düşün insanı Aristoteles’in bütün zamanların kadından nefret eden en acımasız düşünür olmasına yol açan şu bakış açısı yaklaşık iki bin yıl hüküm sürdüğü belirtilse de kitapta, halen izlerine bugün de tanık olmaz mıyız? Der ki Aristoteles bir eserinde “Erkeğin kadına karşı doğadan gelen bir üstünlüğü vardır. Biri hükmeden, diğeri ise hükmedilendir. Bu iki farklı erek, zorunlu olarak iki insan cinsiyetinin bütün kuşakları için geçerlidir.” Aristoteles’in bu kuramına göre erkeğin tohumu, ruhun ve aklın taşıyıcısıdır ve aslında erişkin insanın bütün yeteneklerini içinde barındırır. Erkek tohumunun yerleştiği kadında ise sadece beslenme ile ilgili özler vardır. Burada erkekliğin etken ilkesi devinme, kadınlığın edilgen ilkesi ise devinilmedir. Çocuk, bütün yapısal yeteneklerini ancak oğlansa geliştirebilir. Kadının bedeninde alışılmıştan daha güçlü bir cinsel salgılama ‘soğuk bir direnme gücü’ oluşmuşsa, o zaman doğan çocukta insana özgü gizli gücünü tam geliştiremez ve o kız çocuğu olur. Yani Aristoteles’e ve o dönemdeki yaygın anlayışa göre “kadının aslında başarısız, sakat doğmuş bir erkek” olduğu

‘Kadına nefret’ süreci Rönesans ve Reform dönemi ile biraz sarsılmış, o zamanki sanat anlayışı, felsefesi, bilimi ve sosyal hayatı ile daha insani bir söylem ortaya çıkmış, kilise ve devlet önceki döneme göre kadınların hayatından biraz daha geriye gitmiş, kadın edebiyat ve sanatta biraz daha yer bulmaya başlamış olsa da bu kadar değişen toplum yapısı ve anlayışına rağmen ne o dönemde ne de bugün ‘kadın ve namus’ anlayışı insanların zihninde ‘çıkarılamayan bir leke’ olarak hala yerinde kalmaya devam etmiştir ne yazık ki!

Holland kadına bakış açısını ağırlıklı olarak Batı’dan örnekler vererek anlatsa da, belki de bu bakışın daha şiddetlisini yaşayan Asya, Afrika, Ortadoğu’dan da bahseder. Dul kadınların yakıldığı kız bebeklerin öldürüldüğü Hindistan’dan, kız çocukların sünnet edildiği Afrika’dan, cinsel şiddete uğrayan ve bunun olağan görüldüğü Asya ve Ortadoğu’dan ve çok eski dönemlerden itibaren pek çok kültürde tabulaştırılan kadınların ‘adet görmesi’ ile ilgili gücün sınırlandırılmasından örnekler vererek mizojininin tüm dünyayı saran bir virüs olduğunu gözler önüne serer. Holland’a göre “edepli” hayatlardan cinselliğin ve erotizmin kovulup kadınların ‘kırılgan doğalarını’ resmetme uğraşısı mizojininin tüm örneklerinin üstüne tüy dikmektedir.

Yazar, kadına yönelik nefret söyleminin gelişen çağa rağmen her daim kendine yeni gerekçeler yaratarak devam ettiğini belirtir. Yakın tarihte tanık olduğumuz Bosna Savaşı sırasında Sırpların kadınlara uyguladığı şiddetin hafif cezalarla geçiştirilmesini dönemin koşulları olarak açıklanmasını örnek verir. Mizojinin aslında kadını tamamen kişiliksizleştirmeyi amaçladığı, erkeklerin kadını ‘öteki’ ya da ‘ben olmayan’ şeklinde hastalıklı bir tanımla din ve devlet eliyle bunu sürdürdüğünü Kilise ve Taliban örnekleri ile anlatır. Ve işin en acı tarafı belki de bugün bile düşün adamı olarak görüşlerine saygı duyduğumuz birçok düşünürün konu kadınlar olduğunda insanı hayal kırıklığına uğratan görüşleri ile bu anlayışı desteklemeleri.

Holland, bir yandan ‘Mizojini’nin tarihsel boyutunu gözler önüne sererken diğer taraftan kadınların bu ayrımcılık ve şiddetle mücadelesini de anlatır. Kaplumbağa hızı ile yol alabildiğini gördüğümüz ‘kadın düşmanlığı’nda eğer dünyanın bazı bölgelerinde bu satırlar yazılabilir hale gelmişse, bu konuda bedel ödemiş pek çok kadının direnişi ve mücadelesi ile olmuştur. “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” vesilesi ile bu kadınlara bir kez daha ‘selam olsun’ demek biz kadınların borcudur diye düşünürüm. Çünkü, zihinde başlayıp dilde devam eden ve eylemle en üst seviyeye ulaşan mizojinin, neredeyse insanın varlığı ile başlayan bu nefretin hangi koşullarda olursa olsun bu kadar sürdürebilir olmasının en büyük nedeni ve belki de en acı tarafı bu anlayışa açık veya gizli destek vermiş birçok kadının var olması veya sessizliği ile kabullenişidir.

Toplumsal anlamda sadece bugünün değil dünün ve halen görülüyor ki, geleceğin problemi olmaya devam edecek bu sorunu anlamak için insanlara bir fırsat sunan yazar, genellikle Avrupa tarihi üzerinde araştırmalarını yoğunlaştırmış, İslamiyet ve bu dinin yaygın olduğu toplumlardan daha az örnekler vermiştir. Belki ölümü nedeniyle daha kapsamlı bir araştırma yapma imkanı kalmadığından belki de uzak bir kültür olmasının yarattığı bu eksiklik kitabın ‘evrensel’ tarihini biraz tartışılır yapsa da yine de ayrımcılığa savaş açan Holland’ın bu eseri “cinsel şiddete uğrayan, aşağılanan ve eşitlik mücadelesi küçümsenen kadınların çabalarına ve onuruna yönelik bir saygı duruşu” tanımlamasını hak ediyor bence de.

Son söz belki de kitabı özetler Holland’dan; “Kadın düşmanlığının tarihi, binlerce yıl sürdüğü için görülmemiş bir nefretin tarihidir. Öyle bir tarih ki, Aristoteles’i Karındeşen Jack’e, Kral Lear’ı James Bond’a bağlar.”

Yazarın biyografisi

Adı:
Jack Holland
Unvan:
İrlandalı Gazeteci, Romancı ve Şair
Doğum:
4 Haziran 1947
Ölüm:
14 Mayıs 2004
Jack Hollanda (4 Haziran 1947 - 14 Mayıs 2004) memleketi Kuzey İrlanda'da " Bela " anlatan bir üne İrlandalı gazeteci, romancı ve şair idi. O, makaleler, kısa öyküler, dört roman yayınladı . ve non-fiction yedi eser , çoğunlukla siyaset ve Kuzey İrlanda kültürel hayatı ile ilgili. Onun son kitabı , Misogyny : Dünyanın En Eski Önyargı , her zamanki yazılarından bir çıkış şey oldu , ve özgün yayıncı kısa kanser ile kısa bir mücadele izledi Holland'ın ölümünden sonra bitmiş el yazması terk etti. Ancak, kitabın daha sonra farklı bir yayıncı tarafından ölümünden sonra yayımlandı.

Yazar istatistikleri

  • 11 okur beğendi.
  • 60 okur okudu.
  • 8 okur okuyor.
  • 186 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.