• Gönül işleri bakanlığı yedi aydır faaliyet gösteriyordu. Diyelim siz birine âşık oldunuz. Bakanlığın hazırladığı matbu bir form doldurarak kimlik bilgilerinizi, iletişim bilgilerinizi, sevdiğiniz kişinin adını beyan ediyor, üzerine de vesikalık fotoğrafınızı yapıştırıyorsunuz. Sıranız gelince mülakata çağrılıyorsunuz. Bakanlık heyeti’nden seçtiğiniz bir üyesiyle görüşüyorsunuz. Sonra da adresinize sarı bir zarf postalanıyor. İçinden “Bakanlığımız aşkınızı maalesef onaylamamıştır” yazılı bir kağıt çıkıyor.
  • Ana ve Baba Hakkları
    “Allâh’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabâya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve mâliki bulunduğunuz kimselere iyi davranın...” (en-Nisâ, 36)

    “Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını vasiyet ettik! Çünkü anası, onu nice sıkıntılara katlanarak (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için:) «Önce Bana, sonra da ana-babana şükret!» diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır.” (Lokmân, 14)

    Resûlullah sav:
    “Allah Teâlâ’nın rızâsı, anne ve babayı hoşnut ederek kazanılır. Allah Teâlâ’nın gazabı da anne ve babayı öfkelendirmek sûretiyle celbedilir.” (Tirmizî, Birr, 3/1899)

    Hz. Peygamber’in şu duâsı bir mü’min için ne büyük bir müjdedir:
    “Ana-babasına iyilik edene ne mutlu! Allah Teâlâ onun ömrünü ziyâdeleştirsin!” (Heysemî, VIII, 137)

    “Hiçbir evlât, babasının hakkını ödeyemez. Şayet onu köle olarak bulur ve satın alıp âzâd ederse, babalık hakkını (ancak o zaman) ödemiş olur.” (Müslim, İtk, 25; Ebû Dâvûd, Edeb, 119-120; Tirmizî, Birr, 8/1906)

    Kuranı Kerimde:
    “Rabbin, yalnız kendisine ibâdet etmenizi ve ana-babaya iyilikte bulunmayı emretmiştir. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı «öf» bile deme, onları azarlama. İkisine de hep tatlı söz söyle. Onlara rahmet ve tevâzû kanatlarını ger ve; «Rabbim! Onlar beni küçükken (merhametle) yetiştirdikleri gibi Sen de onlara merhamet eyle!» de!” (el-İsrâ, 23-24)

    Anne babaya hizmette bulunmak, çok fazîletli bir amel-i sâlihtir.
    Resulullah sav:
    “Anne ve babasına veya onlardan sadece birine yaşlılık günlerinde yetişip de cennete giremeyen kimse perişan olsun, perişan olsun, perişan olsun!” (Müslim, Birr, 9, 10)

    Mevlânâ Hazretleri ne güzel ifâde eder:
    “Anne hakkına dikkat et! Onu başında tâc et! Zîrâ anneler doğum sancısı çekmeselerdi, çocuklar dünyaya gelmeye yol bulamazlardı.”

    Resulullah sav:
    “Makbûl olduğunda şüphe bulunmayan üç duâ vardır:

    Babanın çocuğuna duâsı; misâfirin duâsı; mazlumun duâsı.” (Ebû Dâvûd, Vitr 29/1536; Tirmizî, Birr 7/1905, Deavât 47; İbn-i Mâce, Duâ 11)

    “Babanın oğluna duâsı, peygamberin ümmetine duâsı gibidir.” (Süyûtî, II, 12/4199)
    (Annenin duâsı ise babanınkinden daha tesirlidir.)

    Resûlullah s.a.v.bir gün:
    «–Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi?» diye üç defâ sordu. Biz de:

    «–Evet, yâ Resûlallâh!» dedik. Resûl-i Ekrem Efendimiz:

    «–Allâh’a şirk koşmak, ana-babaya itaatsizlik etmek!» buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve;

    «İyi dinleyin, bir de yalan söylemek ve yalancı şâhitlik yapmak!» buyurdu.[1]
    (Buhârî, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti’zân 35, İstitâbe 1; Müslim, Îmân 143)

    Resulullah sav:
    “…Babalarınıza iyilik edin ki, çocuklarınız da size iyilik etsinler…” (Hâkim, IV, 170/7258)

    Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle anlatır:

    “Bir şahıs, Resûlullah’a gelerek:

    «–Kendisine en iyi davranmam gereken kimdir?» diye sordu. Resûlullah:

    «–Annen!» buyurdu. O sahâbî:

    «–Ondan sonra kimdir?» diye sordu. Efendimiz:

    «–Annen!» buyurdu. Sahâbî tekrar:

    «–Ondan sonra kim gelir?» diye sordu. Allah Resûlü yine:

    «–Annen!» buyurdu. Sahâbî tekrar:

    «–Sonra kim gelir?» diye sorunca Resûl-i Ekrem bu sefer:

    «–Baban!» cevâbını verdi.” (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1)

    Diğer bir rivâyete göre o şahıs:
    “–Ey Allâh’ın Resûlü! Kendisine en iyi davranılması gereken kimdir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

    “–Annen, sonra annen, daha sonra yine annen, sonra baban, sonra da sana en yakın olan akraban.” buyurdu. (Müslim, Birr 2)

    Abdullah bin Mesut (r.a.) şöyle demiştir:

    “Hz. Peygamber’e:

    «–Allâh’ın en çok beğendiği amel hangisidir?» diye sordum.

    «–Vaktinde kılınan namazdır.» diye cevap verdi.

    «–Sonra hangi ibâdet gelir?» dedim.

    «–Anne ve babaya iyilik ve itaat etmek.» buyurdu.

    «–Daha sonra hangisi gelir?» diye sordum.

    «–Allah yolunda cihâd etmek.» buyurdu.” (Buhârî, Mevâkît 5, Cihâd 1; Müslim, Îmân 137-139)

    Hazret-i Ayşe şöyle nakleder:

    “Resûlullah’a bir kişi geldi. Yanında da yaşlı bir zât vardı. Allah Resûlü:

    «–Ey filân! Yanındaki kimdir?» diye sordu. O kişi:

    «–Babamdır.» cevâbını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şu îkazda bulundu:

    «–Onun önünde yürüme, ondan evvel oturma, onu ismiyle çağırma ve ona hakâret ettirme!» (Heysemî, VIII, 137)

    Resulullah sav:
    “–Yemen’de kimsen var mı?”

    “–Anam-babam var, yâ Rasûlallâh!”

    “–Onlar sana izin verdiler mi?”

    “–Hayır, vermediler.”

    “–Haydi Yemen’e git; onlardan izin iste! İzin verirlerse gel, cihâd et! Vermezlerse, anneni-babanı memnun etmeye çalış!” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 31/2530)

    Hazret-i Ebûbekir’in kızı Esmâ (r.a.) şöyle anlatır:

    İslâm’a girmemiş olan annem, Resûlullah zamanında yanıma gelmişti. Allah Resûlü’nün fikrini öğrenmek için:

    “–Annem, beni özleyip gelmiş. Ona ikramda bulunabilir miyim?” diye sordum. Efendimiz:

    “–Evet, annene iyi davran!” buyurdu. (Buhârî, Hibe 29, Edeb 8; Müslim, Zekât 50)

    Hazret-i Ayşe şöyle anlatır:

    Resulullah sav:
    “Uyumuştum, kendimi cennette gördüm. Bir kimsenin sesini işittim, Kur’ân okuyordu.

    «–Bu kimdir?» diye sordum.

    «–Bu, Hârise bin Nûmân’dır.» dediler.”

    Bunu anlatan Efendimiz, sözlerine şöyle devâm etti:

    “–İyilik işte böyle olur, iyilik işte böyle olur!”

    Rivâyetin sonunda, Hârise’yi (r.a.) bu mertebeye yükselten meziyetinin, annesine çok iyi davranması olduğu beyân edilerek, “O, annesine karşı en iyi davranan bir sahâbî idi.” denilmektedir. (Ahmed, VI, 151-152; Hâkim, IV, 167)

    İbn-i Abbâs (r.a.) an­la­tır:

    Sa’d bin Ubâ­de’nin (r.a.) an­ne­si ve­fât et­miş­ti. O, Pey­gam­ber Efen­di­miz’e ge­le­rek:

    “–Ey Al­lâh’ın Re­sû­lü! Ya­nın­da bu­lun­ma­dı­ğım bir sı­ra­da an­nem ve­fât et­ti. Onun adı­na sa­da­ka ver­sem ken­di­si­ne bir fay­da­sı do­ku­nur mu?” di­ye sor­du. Allah Resûlü:

    “–Evet.” bu­yu­run­ca, Sa’d (r.a.):

    “–Ey Al­lâh’ın Resû­lü! Siz de şâ­hid olunuz ki mey­ve bah­çe­mi an­nem adı­na ta­sad­duk edi­yo­rum.” de­di. (Bu­hâ­rî, Ve­sâ­yâ, 15)

    Mâlik bin Rebîa (r.a.) şöyle der:

    Birgün biz Resûlullah’ın huzûrunda otururken Selimeoğulları’ndan bir adam çıkageldi ve:

    “–Yâ Resûlallah! Anamla babam öldükten sonra onlara yapabileceğim bir iyilik var mı?” diye sordu. Allah Resûlü şöyle buyurdu:

    “–Evet, onlara duâ ve istiğfarda bulunursun, vasiyetlerini yerine getirirsin, akrabâsını koruyup gözetirsin, dostlarına da ikramda bulunursun.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 119-120/5142; İbn-i Mâce, Edeb, 2)

    Resulullah sav:
    «İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun âilesini kollayıp gözetmesidir.» buyururken işittim. Bu adamın babası, babam Hazret-i Ömer’in dostuydu.” (Müslim, Birr, 11-13; Ebû Dâvûd, Edeb, 120; Tirmizî, Birr, 5)

    Abdurrahman Câmî (k.s.) da anne muhabbetiyle alâkalı olarak:

    “Ben annemi nasıl sevmem ki; o beni bir müddet cisminde, uzun bir zaman kucağında, ölünceye kadar da kalbinin şefkat köşesinde taşımıştır. Ona hürmetsizlik göstermekten daha kötü bir şey bilmiyorum!..” derdi.
  • Felsefe-i beyan nazara alınmaz ise; belâgat hurafat gibi hayal gul gibi sâmi'e hayretten başka bir faide vermez.
  • Bir tek âyet iken yüz on dört defa tekerrür eden بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ‌ cümlesi, Risale-i Nur'un On Dördüncü Lem'a'sında beyan edildiği gibi arşı ferşle bağlayan ve kâinatı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattir ki milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç var. Değil yalnız ekmek gibi her gün, belki hava ve ziya gibi her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır.
  • Nasip ise gelir Hint’ten Yemen’den
    deyiminin hikâyesi;


    İnsan nasibiyle doğar, derler. Hayatta talihi açık olan insanlar vardır. Bütün isteklerine ve arzularına kavuşup mutlu olurlar. Bazıları da o kadar nasipsiz ve talihsizdir ki gökten altın yağsa, bir tanesi bu bahtsız insanların hisselerine düşmez. Sürekli sıkıntı çekerler.

    Eskiden Semerkant, bilim ve sanat merkezi olan bir Türk şehri idi. Semercilik sanatında çok ileri gitmişti. Bir kervancı, bir gün şehrin ünlü semer ustalarından birinin dükkânına gider. Semerci ustası namaza gitmiştir. Çırak dükkânda yalnızdır. Kervancı uzak yola gideceğini, develerinden birinin semersiz olduğunu çırağa söyler. Hemen acele bir semer ister. Çırak, hazır semer olmadığını, sipariş üzre semer yaptıklarını beyan eder. Kervancı işi acele olduğu için, telaşla sağa sola bakınır. Bu arada dükkânın tavanında asılı eski bir semeri görür. Eski de olsa yenisinin fiyatına alacağını söyler. Çırak eski semeri kervancıya satar. Ustası namazdan geldikten sonra bu alışverişi öğrenir, fakat usta bundan memnun olmaz. Meğer adamcağız bunca yıldır kazandığı paralarını bu satılan eski semerin içinde saklarmış. Çırak bu duruma çok üzülür. Semeri arayıp bulmak için yollara düşer. Ustasının:

    “Oğul, gel gitme beyhude, Semerkant'a, Buhara'ya

    Bulur elbet seni bir gün, nasip araya araya”(*)

    demesine bakmaz, semerin arkasından birkaç ay dolaşır, sonunda bulamadan geri döner.

    Usta, çırağının geri döndüğüne sevinir, onu teselli ederek der ki:

    “Nasip ise gelir Hint'ten Yemen'den

    Nasip değil ise, ne gelir elden.."🌹
  • İslam filozoflarının görüşlerine dayanan ,kısa makalelerin derlendiği , bu küçük kitaba dair, size fikir vermesi açısından, 11 maddelik kısa bir tanıtım yapmak istiyorum .
    1 . İslam coğrafyasındaki aydınlanma, kendi içinden doğan bir aydınlanma değil ,Antik Yunan eserlerinin Hristiyan Araplar tarafından , Süryaniceden , çevirileriyle başlayan bir aydınlanmadır.
    2.Tabiyyun (Natüralizm ) ekolünün önemli filozoflarından olan Razi ,Tanrı ile insan arasında aracı kabul etmeyen deist bir filozoftur.Reankarnasyonu kabul eder.
    3.İbni Ravendi’nin en önemli temsilcisi olduğu Dehriyyun (Materyalizm) ekolü , materyalizm ve ateizmi savunan bir ekoldür.
    4.Sühreverdi’nin temsilcisi olduğu İşrakiyye(Hakikatin ortaya çıkması-ışıkcılık)ise Zerdüştlük inancına dayanan , evreni ezeli kabul eden bir ekoldür.(1192 Halep’te idam edilmiştir)
    5.Batınilik ,ehli sünnetin siyasi birliğini yıkmaya çalışan İbni Meymun ve Hasan Sabbah gibi isimleri yetiştiren bir ekoldür.Halifelik yerine imamlığı getirmeye çalışırlar . Ruhla ilgili görüşleri Brahmanizm ve Maniheizmi hatırlatır.Kötü ruhlar bir cesetten diğerine geçerek azap çekmeye devam ederler.Evrenin kadim olduğunu , yokluktan çıkmadığını söylerler .
    6.İhvan-I Safa (temizlik kardeşleri) , taassup içindeki müslümanları aydınlatmak , din ve felsefeyi uzlaştırmak , doğa bilimleriyle oluşturdukları bilimsel düşünce ve felsefeyi yaymak amacını taşırlar.Evrim fikrine sahip , batıl inançlarla bozulan şeriatı felsefe ve bilimle düzeltmeye çalışırlar .Hesap gününde tanrıyı görebileceklerini söylerler .
    7.El Kindi felsefe ve dinin asla çatışmadığını söyler .Filozofun görevi hakikati nereden geldiğine bakmaksızın almaktır. Sudur ve yaradılışı çelişik olmasına rağmen savunur.
    8.Farabi felsefeyi , vahiy ve şeriattan daha üst noktaya yerleştirerek onları felsefeye bağımlı kılar.Mucizelere karşıdır.En gerçek mutluluğa sadece filozoflar ve peygamberler ulaşabilir ,der.Sıradan insanlar ise yalnızca peygamberler önderliğinde ulaşabilir .
    9.İbni Sina dinin kitleler için bir felsefe olduğunu , ölümden sonra sadece ruhun dirileceğini , Tanrının evreni yoktan var etmediğini yani evrenin de Tanrı gibi ezeli olduğunu söyler . Çünkü Yunan düşüncesindeki “hiçten hiçbir şey çıkmaz “anlayışını savunur .Felsefenin seçkinler için dinin ise sıradan kitleler için olduğuna inanır .
    10.Gazali dönemin filozoflarının tutarsızlıklarını anlattığı “Filozofların Tutarsızlığı “ kitabını kaleme alır . Aklını ve zekalarını diğerlerinden üstün gören , dini emir ve yasakları önemsemeyen , ibadetleri küçümseyip terkeden , dinle bağlantılarını kopartan Farabi ve İbni Sina gibi filozofların yoldan çıkmasını Sokrates , Platon , Hipokrat , Aristoteles gibi filozoflara bağlar .Materyalistleri ve Naturalistleri değerlendirmeye dahi almaz . Ne ki onlar ayan beyan zındıktır . Ama metafizikçiler dediği grubu ise yaklaşık 20 konuda incelemeye alır ve bunların , 17 konuda dine sonradan eklemeler yaptığını (bidat) savunur ;
    1.Evrenin öncesizliği
    2.Aklın oluşumu
    3.Ahirette bedenin değil ruhun yeniden dirileceği anlayışı .
    ....gibi
    11.İbni Rüşd , Gazali’nin Filozofların Tutarsızlığı kitabına cevaben “Tutarsızlığın Tutarsızlığı “ kitabını kaleme alır ve görüşleriyle islam coğrafyasında kitapları yakılır Hristiyan coğrafyasında ise büyük bir etki bırakmakla birlikte heretik ilan edilir .
    Son söz olarak , bu dönemde yaşayan bir çok düşünürün , kelimenin tam anlamıyla müslüman olarak kabul edilmediği (müslümanlar tarafından), bilime ve felsefeye pek fazla itibar edilmediği açıktır.İlginçtir ki o gün bu filozofları dinsiz kabul edenlerin izinden gidenler ,bugün bu filozofların müslüman olmasıyla övünüyor .Yüzyıllar önce yaşamış insanların her dediğini tekrar edip, her yaptığını yapmaya çalışan ve bu yönüyle kendini akıllı zanneden insanın , düşünen , sorgulayan insana yaptığı baskılarla bu coğrafyada felsefe ,sadece 300 yıl gibi kısa bir sürede sona ermiştir.Aklına gelen fikirleri ve sorgulama kırıntılarını şeytanın vesvesi sanıp kovmaya çalışan toplumun dramı ise hala devam ediyor .Ahmet Arslan’ın da dediği gibi , bu coğrafyadan dinine sıkı sıkıya bağlı bir Gazali çok çıkar ama akla , felsefeye , bilime bağlı bir İbni Rüşd biraz zor ....Sözü Kant’la bağlamak istiyorum . “ Kendi aklını kullanma cesaretini göster.”
  • Her şey ayan beyân görebilirsen,
    Ateş yakmak, rüzgar esmek içindir.
    "İki kulak için bir dil ne?" dersen,
    Az konuşup çokça susmak içindir.