Jean Teulé’nin İntihar Dükkanı kitabını elime alırken bu kadar tuhaf bir hikayeyle karşılaşacağımı az çok tahmin ediyordum ama bitirdiğimde hissettiğim o buruk tebessümü pek beklemiyordum açıkçası. Ölüm, intihar ya da genel olarak o hayattan bıkmışlık hali normalde yanına yaklaşmak istemeyeceğimiz kadar ağır konular. Fakat yazar tüm bu kasveti alıp öyle bir kara mizaha dönüştürmüş ki, insan okurken hem karakterlerin haline üzülüyor hem de absürtlüğe gülmeden edemiyor.
Hikayenin geçtiği o gri, depresif dünyada Tuvache ailesi tam anlamıyla bir hizmet sektörü işletiyor. Hayatından bezen insanlara en yaratıcı, en kesin intihar yöntemlerini satıyorlar. Dükkandaki o profesyonel ama bir o kadar da ürkütücü hava, ailenin küçük oğlu Alan’ın doğumuyla tamamen dağılmaya başlıyor. Çünkü Alan, o kapkara evrenin ortasında doğmuş bir neşe kaynağı gibi; sürekli gülüyor, şarkılar söylüyor ve her şeyde bir güzellik buluyor. Ailesi onu biraz olsun hayata küstürmek, o gerekli mutsuzluğu aşılamak için uğraştıkça, Alan aslında etrafındaki herkesi ince ince iyileştirmeye başlıyor.
Beni kitapta, o zıtlığın yarattığı sıcaklık en çok yakalayan şey oldu sanırım. Bir tarafta kusursuz bir umutsuzluk satmaya çalışan anne baba, diğer tarafta ise sadece varlığıyla bile dükkanın o tozlu, karanlık havasını dağıtan bir çocuk. Bazen ne kadar karanlığa gömülürsek gömülelim, içimizde ya da dışımızda bir yerde ufacık bir ışık parıltısı her şeyi değiştirmeye yetebiliyor.
Teulé’nin anlatımı da hiç yormuyor; sanki bir arkadaşınız karşınıza oturmuş, kahve içerken heyecanla bir hikaye anlatıyormuş gibi akıp gidiyor. Hele o son sayfalara geldiğinizde, hikaye insanı öyle bir yerde bırakıyor ki kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz bile. Sanki orada bir köşede olanları izliyor gibi hissediyorsunuz.
Bence çok