Bizler için, bizden öncekiler için kitap bir kara sevdanın objesiydi, onu yalnızca işimize yaradığı gerekçesiyle seviyor değildik, onları işe yarasınlar diye yazmanın ötesinde bir anlam yüklüyorduk üzerilerine. Ikinci el kitapçılara bizi sürükleyen asıl gerekçe kitabı daha ucuza edinmekle bir tutulamazdı: El değiştirmiş her kitap, içerdiği metne, yazıya indirgenemeyecek bir varsıllığa daha sahip olurdu: Okunmuş olmasını, kitabın içeriğine bir tür deneyim kazanmışlık özelliğinin yüklenmesi sonucuna bağlardık gizliden gizliye.
Kitap tutkunu, kişisel bir kütüphaneyle ilk karşılaşmasında, raflarda yerli yerine oturtulmuş kitaplardan hareket ederek bir "kimlik tespiti" yapar. İkinci, üçüncü ziyaretinde yarı bulanık ön izlenimini netleştirmeye çalışır. Bir aşamadan sonra, sıra, sözkonusu kitaplığın neleri içermediğini görmeye gelecektir.
Kendi payıma, yazarların erkek/kadın diye ayrılmasını hepten yanlış bulurum; kadın yazar tamlamasının kullananı alçalttığına inanıyorum. Çağımızda kitap yazmak giderek erkeklere özgü bir uğraş olmaktan çıkmışsa, bunda kadınların özgürlük savaşının, erkek egemen dünyaya diklenişlerinin ana rolü oynadığı tartışılmaz bence: "Kendine ait bir oda", sorunun çekirdek tanımını getirmiştir, temelde hiçbir erkeğin işine gelmese de, egemen imgenin yıkımı gerçekleşmeden eşitlikten söz edilmeye başlanamayacaktır.
Aklı başında kimse kadınların kitap düşmanı olduğu savını ileri sürmeye kalkışmaz. Kitap sevmeyen kadınlar vardır, kitap sevmeyen erkeklerden bilmem nüfusları fazla mıdır? Geçmişte oran belki farklıydı, günümüzde kitap okurlarının yarıdan çoğu kadınlardır: Okuma-yazma oranının görece yüksek düzeye eriştiği ülkelerde.