• Jasmine'in savaşı kaybedeceğinin ispatı gibiydi. Genç kadın deli gibi çarpan kalbini kendi kulaklarında duyabiliyor, oradan bir anda kaçıp gidebilmek için kendini zorluyordu. Oysa, kendine inat, bedeni sanki sabitlenmiş bir şekilde Adrian'ı bekliyormuşçasına uyarılarak oraya çakılmıştı. Kasıklarını yakıp kavuran sıcaklık tüm kötü anılara rağmen orada alev alev yanıyor, ona bir kadın olduğunu haykırıyordu. Bir kadın! Anneanne çamaşırlı bir kadın! Adrian için yetersiz olacağı gün gibi ortalarında dururken Jasmine ona yetebilme hayali kurduğunun bile farkında değildi. Bu bilinçlenme onu daha da utandırarak geri çekilmesini sağlayacakken Adrian hızlı bir hamleyle dudaklarını kavrayarak kendi dudaklarına hapsetti.
    Geri çekilmesine izin veremezdi, hayır! Bu defa daha fazla bedeninin talepşerine arkasını dönmeyecekti ve bedeni deli gibi bu kadının dudaklarının tadına bakmak istiyordu. Genç kadında şaşkınlık uyandıran ani hamlenin ardından bir iki saniyeliğine geri çekilerek onun direnen dudaklarından uzaklaştı ve tekrar kokusunu derin derin içine çekerek aidiyetlik hissi yaratan dudaklara geri döndü. Tenlerinin ikinci buluşmasında Jasmine'in direnci gitgide kırılarak yumuşuyordu. Adrian dudaklarda bulduğu tanıdık tada şaşırdı. Dudaklarını bir kere daha bu tatlı çekiciliğe gömerek uzaklaştırırken olabildiğince tadı hissetmeye
    çalıştı. Genç kadının tadı sıcak bal gibiydi ve sanki Adrian yıllarca bu tadı aramışçasına deli oluyordu. Dudakları bir defa daha buluştuğunda öpüşmeleri git gide tutkuyla şiddetlenmeye başlamıştı. Tutku! Komik çamaşırlı bu kadın, o kalın kenarlı düz şeylerin içinde nasılda seksi göründüğünü biliyor muydu acaba? Kasıklarını, asi kadınının kasıklarına gömmek istercesine, tenini tenine bastırırken içinde oluşan fırtınaya engel olamayarak ellerini genç kadının bedeninde, susuz kalmışçasına, dolaştırmaya
    başladığındı. Her şey bir anda şekil değiştirirken aralarına çakan kıvılcımlar elle tutulabilirmişçesine gerçekti. Adrian dudaklarının istilacı hamlelerine karşılık vermeye çalışan tecrübesiz dudakların her hareketinden zevki tadıyordu. Zevk acıya karışırken acı
    tenlerinde boğulup hazza dönüşüyordu. Bedenleri küçük darbelerle birbirine sürtünürken Jasmine küçük dişlerini sıkmış ve hafifçe dudağına geçirmişti. Tatlı acı Adrian'ın gırtlağından derin bir hırıltıyla kendine yol bulurken dudakları istilasına acımasızca devam etti. Dilleri birbirine dolandığında sanki bir tangonun birbirini zorlayan iki dansçısı gibiydiler. Adrian'ın elleri hiç durmak sızın mermeri andıran soğuklukta ki tende keşif yapıyor, çoktan uyarılan erkekliği Jasmine'in derinliklerine açılan kapıyı zorluyordu.
    Bedenlerini ayıran iki ince kumaş yırtılacakmışçasına gerilmişti. Jasmine ne yapacağını bilmez bir halde kendine engel olmaya çalıştıkça daha bir çıkmaza batıyor gibiydi. Adrian'ı arzulamak bir beddua gibi yakasına yapışmışken nasıl olurdu da onunla aynı çatı altında yaşayabileceğini düşünmüştü ki?
  • İlim ilim bilmektir
    İlim kendin bilmektir
    Sen kendin bilmezsin
    Ya nice okumaktır.
    x-sonsuz

    Amin Maalouf'un işbu kitabı yazması bizler için büyük bir şans. Müslüman bir coğrafyada (!) doğan katolik bir Arap'tır kendisi. Tabii bu kavrama istinaden hali haraptır da. Lübnan'da başladığı hayatına Fransa'da devam etmiştir. Kimlik bunalımlarını ya da çıkarımlarını yaparken de genellikle bu tecrübeden faydalanmıştır. Kitabın başlarında ise şunu demektedir Maalouf: ''Hristiyan olmak ve anadilimin İslamın kutsal dili olan Arapça olması, benim kimliğimi oluşturan temel çelişkilerden biridir'' Biyografisini okuduğumda karşıma şöyle bir ibare çıktı: ''Tarihsel bir kurguyla bütünlemiş romanlarında Umberto Eco ve Orhan Pamuk gibi ünlü yazarlarla benzer şekilde, ilginç tarihi olayları filozofik ve fantastik bir bakış açısıyla, masal tadında işlemiştir.'' Evet! Buna İskender Pala'yı da ekleyebiliriz sanırım. Hatta liste uzar da gider. Neyse dilimiz döndüğünce inceleyelim bizi öldürmekle tehdit eden kimliklerimizi.

    Who Am I? Ya da Türkçe sormak gerekirse ben kimim?

    Hayallerim, isteklerim, arzularım, değerlerim vs nedir? Günümüz dünyasında bunların pek bir değeri yok. Daha çok hangi dine ya da dile mensup olduğunla ilgilenen toplumlar bütününün içindeyiz. Bu mensupluk bizi altsoy sıfatı ile belli bir grubun içine sürükler.

    Amin Maalouf Lübnan'da doğmuş birisi. Bir çok örnekte Lübnan'ın sosyo kültürel özelliklerini bize aktarıyor. Ancak anlatırken fark ediyorum aynı coğrafyadan olmanın verdiği benzerlik midir nedir aynı biziz demeden edemiyorum. Biz ne miyiz? Kendinden olanlar ile kendinden olmayanların birbirine çatık kaşlarla ya da düşmancıl gözlerle baktığı bir topluluğuz. Herhangi birisi hakkında çok tanımadan ya da üzerinden çok da fazla vakit geçmeden yargılarımızı savurabilenleriz. İlk amaç hangi grubun üyesi olduğuyla alakalıdır. Eğer kendinden değilse ikincil bir amaca yer yoktur zaten. Çünkü üzücüdür ki kendinden değildir ve doğruların trenini kaçırmıştır. Küçümseler, dudak bükmeler, omuz silkmeler kol gezer bedeninde. İşte bizim coğrafyamızda kimlik, diğer dünyalı dostlarımızın bulunduğu coğrafyalara nazaran başka bir mana taşır. Bu coğrafyanın çarkı kan ile dönmekte. Kendinden olanları yüceltmek (!) kendinden olmayanları ise bazen herhangi bir silah kullanmadan yok etmek. İşte tüm mesele bu: Ya bizimlesin ya da topraklasın!

    Dünya üzerinde 211 ülke, bir çok din, bir çok dil ve birçokta akım mevcut. Bu akımların çoğu insanları amaçlar, hedefler döngüsünde gruplaştırır. Bu gruplara katılım ne kadar çok olursa hedefler de o kadar büyür. Ve her grup kendi içinde mutlak bir zehirlenmeye uğrayacaktır. Bu zehirlenmenin sonucunda grup içindeki üyeler kendilerini istemedikleri bir savaşın neferi olarak bulabilirler. Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum diyen bir insanı eskiden dışlardım. Bunu çok absürt bulurdum hatta. Şimdi ise her şey çok farklı. Aydınlandım mı? Ya da ne değiştirdi düşüncemi? Bu soruların tam anlamda bir cevabı yok benim için. Maalouf'un da dediği gibi ''Bilinçlenme gibi çok belirsiz bir olguya bir tarih koymak kolay değildir.'' Daha doğrusu insanın kendine bile itiraf edemediği durumlar var. Bunu söylerken bile bir itiraf içinde olmak huzur verdi mesela.

    Bu yıl okuduğum kitaplar içimde şu cümleyi sesli olarak tekrarlıyor: ''Ben her şeyi öğrenebilecek, elde edebilecek biriyim ancak ben hiçbir şeyi bilmeyen, kimsesiz bir hiçim.'' Bu cümle aslında kitapların içinde yer alan olguların ben de oluşan tezahürü. Cahit Zarifoğlu'nun ''hiçlik'' vurgusu, Hasan Ali Toptaş'ın ''bilmiyorum''u, Fernando Pessoa'nın ''Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız'' demesi. Peyami Safa'nın ''olmak'' dramı işbu kitapta beni tekrar karşıladı.

    İnsanoğlu, iyi düşünülmüş ve iyi tanımlanmış kategorilere ayrılmıştır: politik görüşler, dini görüşler, cinsel yönelim, ten rengi, ... zaman zaman, dünyanın herhangi bir bölgesinde, herhangi bir zamanda bu kategorilerden biri aniden önem kazanıyor. Hazır olan formlar, seçimler ve kontenjan sınırı varmışçasına kendimizi hızlı bir şekilde bir grubun, güruhun içine atmak.

    Amin Maalouf'un bu makalesi aslında, karmaşık kimlik temasını ele alır ve doğru soruları doğrudan ortaya koyar: doğru olanın üzerinde sonsuza dek tartışmaktan ziyade, en mantıklısı, bir çok konuda mutlaka farklı görüşlerin olmasıdır. İlk adım, diğer yaşam tarzlarına bakmak ve mantığı kavramaktır. Başka bir kişinin kültürününün, düşüncelerinin, yaşayışının büyük bir bölümünü keşfetmek için, tereddütlü bir çeyrek adım bile bazen yeterlidir.

    Eğer sorular doğru bir şekilde sorulursa ancak cevaplar umarız. Bazı umutlar benim için tamamen ütopyacı görünüyor: Dünya nüfusunun üç ya da dört dilliliğe dönüşme ihtimali çok zayıftır. Çünkü çoğu azınlık kültürlerinin ve dillerinin sonsuza kadar yaşayacağı umuduna sahip değildir. Aynı şekilde, eğer birisi beni sokakta tekmeleme hakkına sahip olduğunu düşünüyorsa, yaşam tarzlarına çok saygılı olsa bile, birlikte yaşamamız kuşkusuz imkansız olacaktır. Ötekini terketmek için yaşama hakkını bırakmak, her şeyden önce, her fikirde olduğu gibi, sıklıkla tartışılan bir fikirdir. Uygulanabilirliği iseee çoook zorr.

    Kitabı Ankara kitap buluşmasında belirlemiştik. Kimin seçtiğini hatırlamamakla birlikte seçen arkadaşa teşekkür ediyorum. Muhtemelen uzun bir süre okumazdım bu eseri. Kitap başlı başına bir incelemeden oluşuyor. İncelemeyi incelemiş gibi oldum biraz. Ancak elimde ancak bu kadarı geldi. Sıcağı sıcağına yazsam daha çok şey çıkabilirdi. Muhakkak okuyun arkadaşlar ''kimlik'' konusu bireyselliği aşıp evrensel bir mesele halini almıştır. Bu karmaşayı Lübnan'da doğup kendini Fransız hisseden Katolik bir Arap'tan dinlerseniz daha iyi anlarsınız diye düşünüyorum. Türk olup, Almanya'da Türk, Türkiye'de ise Almancı sıfatı alanlar bu kimlik karmaşasını derinden yaşayan insanlardır en basitinden. Keyifli okumalar.

    Dipnot: Haa bu arada demeden edemem Maalouf'un soyu Türk'lere dayanıyormuş :)
  • Bir yazı yazmıştım Doğru Yol'a "Kafa Düşünmek İçindir" diye. Geçenlerde elime geçti. 7 Mayıs 1946 günlü. Üstünden 40 yıl geçmiş. O yıl doğanlar bugün 40 yaşında; o yıl 30 yaşında olanlar bugün 70 yaşında. Ve Türkiye'de bunca olaylar oldu. Ama büyük çoğunluk hâlâ "büyüklerimiz bilir, büyüklerimiz düşünür." diyor. Bilinçlenme ne kadar yavaş oluyor.
    Mehmet Ali Aybar
    Sayfa 89 - İletişim yayınları
  • Feroz Ahmadi: 1923 İzmir İktisat Kongresi'nde Türkiye işçilerinin temsilcileri, terminoloji sorunun farkındaydılar; "İşçi Grubunun İktisat Esasları"ndaki ilk önerileri, "Amele namıyla hitap edilmekte olan kadın ve erkek erbab-ı sây ve ameleye bundan böyle işçi denilmesi" olmuştu. Şefik Hüsnü (Değmer) ve Ethem Nejat gibi sosyalistler de, Türkiye işçileri arasında sınıfsal bilinçlenme sürecini hızlandırmak için bu sorunu ele almak gerektiğini düşünmüşlerdi...
  • Dünyanın değişmesi için, toplum duyguların
    üzerinde yeni bir bilinçlenme olmalıdır. Duyguların
    yanı sıra dünyayla ilişki kurmak için başka bir sebebimiz olmalı. İyi ve kötüyle bağ kurmamız, kötü hissettiğimizde bunun bir amacı ve sebebi olduğunu anlamamız için bir nedenimiz olmalı. Toplum “kötü hissetme” ya da “iyi hissetme” döngüsüne sıkışmıştır. İnsanların şu soruyu sormaya başlaması binlerce yıl alabilir: “Neden bu bana oluyor?”
  • İslami bilinçlenme, elde edilen ilmin yapıp ettiklerimize yansımasından ibarettir. Yoksa herhangi bir müşteşrik/oryantalist'in İslam hakkındaki bilgisi sokaktaki herhangi bir müslümanın bilgisinden fazladır.
  • Bin Dokuz Yüz Seksen Dört – George Orwell

    George Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü distopik türünün en bilindik eserlerinden biri. Romanı okurken bazen kendinize şu soruları sormak durumunda kalıyorsunuz: Distopik bir kurgu mu? Yoksa bir öngörü veya bir ileri öngörüşlülük mü? Keza, anlatılanlardan bazıları günümüz dünyasının o kadar iyi yansıtıyor ki bazen hangi dünyadan bahsettiğini anlamak güç oluyor. Ancak, bence şimdiye kadar yaşanmış, şu an yaşanan ve yaşanacak olan her şeyin en karamsar, en ütopik ve en abartılı biçimde anlatımı var. Umudun kalmadığı, özgür düşüncenin olmadığı, tarihin çeşitli oyunlarla silindiği, medya ile tek bir düşüncenin insanlara işlendiği, aklın işlevsiz hale getrildiği, bilimin sadece iktidarın amelleri doğrultusunda var olduğu, cahilliğin bir güç olarak lanse edildiği, gözlerin gördüğünü değil, parti tarafından söylenenlerin geçerli olduğu, tele-ekranlar ve mikrofonlar tarafından insanların sürekli izlendiği, farklı düşünen, düşünmeye yeltenenlerin teker teker ortadan kaldırıldığı, aile yaşantısının sonlandırıldığı, çoçukların anne babalarını hain olarak ispiyonladığı, aşkın bitirildiği, insanların sadece partinin belirlediğin kişilerle evlendiği, partinin en üstte tutulduğu yalan ve korku üzerine kurulu bir distopik bir dünyayı anlatıyor George Orwell.

    Kitap kesinlikle kendi türünün en iyi eserlerinden biri. Bu su götürmez bir gerçek. Orwell’in mükemmel anlatımı ve kurgusu içerisinde kaybolmamak elde değil. Özellikle 214. sayfa ile başlayan cehalet güçtür ve savaş barıştır isimli bölümleri okurken yazara hayran kalmamak elde değil.

    Kitabın genel konusunda bahsedecek olursak; kitap büyük savaşlar sonrasında dünyanın Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya olarak üçe bölünmesi ve Okyanusya’yı yöneten Parti’nin elinde bulundurduğu güç ile insanları nasıl sindirdiği, nasıl beyinlerini işlevsiz hale getirildiği kitabın başkişisi olan Winston Smith üzerinde anlatılıyor.

    Okyanusya’da belirli bir anayasa göre yönetilmez, yasa yoktur. Her şey suç olabilir. Suratınızdaki ifade veya gözünüzdeki bir duygunun dışa vurulması sizin suçlu olmanız için yeterliydi. Çünkü, herkes sürekli gözetim altında tutulmaktadır.
    “Aslında hiçbir şey yasadışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu.”
    “Duygularını gizlemek, aklından geçenlerin yüzüne yansımasını önlemek, herkes ne yapıyorsa onu yapmak, iç güdüsel bir tepkiydi. Ama gözlerinin bir kaç saniyeliğine de olsa duygularını dışa vurması onu ele verebilirdi.”

    Yazılı, sözlü her türlü metin sürekli olarak güncellenir, değiştirillir. Böylece partinin uyguladığı politakalar, bütçe tahminleri, üretim öngörüleri hep doğru çıkar. Parti her anlamda mükemmel olarak lanse edilir. Parti, geçmişi denetim altında tutmanın geleceği de denetim altında tutar anlayışı ile geçmişteki her yazılı ve sözlü metini değiştirip, eski sürümleri yok etmektedir.
    “Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar. Üstelik geçmiş, doğası gereği değiştirilebilir olmasına karşın, hiçbir zaman değiştirilmemişti. Şimdi gerçek olan, sonsuza dek gerçekti. Çok basitti. Tek gereken, kendi belleğinize karşı sonu gelmeyen zaferler kazanmanızda.”

    Parti her şeyi elinde tutmaktadır. Her şey partinin denetim altındadır. İnsanlara ne vermek istiyorsa onu verip, böylece şimdiyi de kontrol altına almaktadır. Gazeteler ve romanlar parti tarafından yazılmakta, şarkılar yine parti tarafında bestelenmekte ve filmeler parti tarafından üretilmektedir. Bu şekilde toplumu kontrol altına almak daha kolay olsa gerek.
    “Spor, cinayet haberleri ve astrolojiden başka bir şey içermeyen beş para etmez gazeteler, iç gıcıklayıcı ucuz romanlar, seks sahneleriyle dolu filmler, uyakdüşüren diye bilinen özel bir kaleydoskopta tümüyle mekanik bir biçimde bestelenen hisli şarkılar buralarda üretiliyordu.”

    Kısaca arti, kendisini korumak için elinde bulundurduğu gücü kullanarak insanların bilinçlenmesini engellemek adına gereken her şeyi uygulamaktadır. Yapılan bir şeyi sorgulamayı bırakın düşünmek bile bir suç olduğu bir dünyada kimseden bunu beklemek zor olurdu herhalde. keza, bunu düşünmeye yeltenen herkes bir şekilde tespit edilip ortadan kaldırılmaktadır. Böyle bir dünyada kimin dost kimin partinin adamı olduğunu bilmek neredeyse imkansız olduğunu da göz önünde bulunduracak olursak; bir bilinçlenme hareketini beklemek oldukça optimistik bir yaklaşım olurdu.

    Kitaptaki Orwell’in kurduğu distopik dünya ile günümüz dünyasının karşılaştırmak istemiyorum. Evet, fazlaca benserlikler içeriyor. Ama, bizler için hala umut olduğunu düşünmek en doğrusu olacaktır.

    “Big brother is watching you.”
    Dikkat edin kendinize:)

    Herkese keyifli okumalar.