Oğuz Eren Baysal, Suç ve Ceza'yı inceledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

600 sayfanın 1 inde bile öylesine yazılmış sözcüğün olmadığı,okumadıysanız biran önce okumanızı tavsiye ettiğim kitap.kitap çok uzun gelebilir fakat okadar sürükleyici bir konusu varki okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız.

Biran önce uyumalıyım. Bazen de aileden biri gecenin ortasında uyanırdı. Ben nefesimi tutardım. Duyulmasın hiçbir şey! Anlaşılmasın uyuyamadığım! Anlaşılmasın herkes uyurken benim odamda çıplak ayakla volta attığım! Ben o kalp çarpıntılarını çok sevmiştim. O korkularımı. Uykusuzluğun en güler yüzlü tarafıyla tanıştığım dönemi...

HacerToprak, Güzel Kaybettik'i inceledi.
04 Ara 03:01 · Kitabı okumayı düşünüyor · Puan vermedi

Merakla beklediğim bir kitap biran önce okumak istiyorum.Umarim keyifle okurum ve beğenirim.Sabirsizlikla okumak istiyorum artık yüz elli karakter ne zorluyorsun ya işin gücün yok mu!!

Okuyan bir anne, Sana Sesleniyorum'u inceledi.
02 Ara 01:56 · Kitabı okudu · 14 günde · Puan vermedi

Bu aralar sıkıcı kitapları çekme gibi bir özelliğim ortaya çıktı herhalde Allahım ya incecik bir kitap nasıl 14 günde biter ki
Kitabı okumam bir yakın arkadaşım sayesinde oldu yazarı bana öyle öve öve anlattı ki dedim okumalıyım ve istanbuldaki evimin kitaplığında eski bir basımını buldum.Yayın evinin dandikliğinden mi yoksa çevirmenin kopyala yapıştır gibi yapıp google translate tarzı çevirisinden mi kitabi hic beğenmedim.Bir de kitap yurdunda bakınırken tesadüf bu yazarımızın pegasus yayınları gibi çok çok sevdiğim bir yayınevinden kitapları olması beni iyice şaşırttı.buradan sesleniyorum size yayınevi hemen durdurun ve asla kitaplarını basmayın
Sana da ayrıca sesleniyorum dedektif sejer olmamış ya sen biran önce bırak şu dedektifçilik işlerini sana göre değil bunlar
Son olarak yazar sesimi duysa da cevap verse sayın hanimefendi lütfen bir sonraki kitabinizda katilin kim olduğunu bir zahmet yazın da kitap bitince eee kimmiş şimdi katil modunda olmayalım

Biran herşey üstünüze mi geliyor?Uyuyun ya da müzik dinleyin veya kitap okuyun. Yani demek istediğim her şeyi kafanıza takmayın sencede hayatı biraz olsun akışına bırakma vakti gelmedi mi?

Eda, bir alıntı ekledi.
 30 Kas 15:36 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

" Müslümanlar , kardeştir, " düsturunu ılke edinip ; duygusallığın ötesinde millet , devlet ve medeniyet açılımlarıyla kardeşlikte bütün farklılıkları birliğe tebdil etmeli.Dahası kardeşlik , yeni bir dile dönüşüp, yeni bir tarz-ı siyasete kavuşmalıydı. Muslumanlar , inançları gereği birbirine din , iman ve gönül bağıyla bağlıydı.Bu nedenle kardeşlik anlayışımız ; dil , renk , soy ve sopa göre değildi.Mesela ;" Türk'ün Türk'ten başka dostu yok ," sözü; çok sığ ve sanal bir sözdü. Asıl söz , millet ve medeniyet gerçeği üzerine bina edilen ve kardeşlik eseri olan ; " Müslümanın Müslüman dan başka dostu yok ," sözü olmalıydı. Müslümanlar, Ramazanda kardeş, cuma,bayram, hacda kardeş olduğu gibi ; zekat , sadaka , mevlit , cenaze ve düğünde de kardeşlerdi.Resulullah'ın Mekke'de başlayıp , Medinede tamamladığı kardeşlik ülküsü , İslâm dünyasının geleceği için bugün yeniden canlandırılmalıydı. Bugün Batının oyunlarıyla bozulan bu yüce ahengin biran önce yeniden kurulacağına inanmadan bir yere varılamayacağını bilmek ; inananlar için çok önemliydi. Çünkü Batının işgal ve sömürüsüne karşı durmak ancak kardeşlik ülküsüyle mümkün olabilirdi.

Kardeşlik Ülküsü, Mücahit Koca (Sayfa 15 - SUR Yayınevi  / Kardeşlik Ülküsü)Kardeşlik Ülküsü, Mücahit Koca (Sayfa 15 - SUR Yayınevi / Kardeşlik Ülküsü)
Burcu Karip, Başlangıç'ı inceledi.
25 Kas 16:15 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kitap, insanoğlunun ‘’nereden geldik?’’ , nereye gidiyoruz?’’ sorusuna, yazarın kendince bir cevap üretmesi ve bunu aktarması üzerine kurulu. İçerisinde geçen tüm yapı, eser ve mekânlar gerçek olduğu için, inceleyerek okuyup bitirdiğinizde, ufak bir geziden dönmüş hissi yaratıyor.
Dan Brown yapay zeka ve teknoloji konusunda da tarih kadar bilgili olduğunu göstermiş. Diğer kitapları gibi konusu iyi fakat kurgusu alışıldık Robert Langdon maceraları olarak yazılmış. Fazlaca serpiştirilmiş reklamlar, okuyucuyu hayal kırıklığına uğratıyor. Kitapta hassas iki başlık olan bilim ve din söz konusu olunca eleştirilerde yoğun olmuş. Reklam kaygısı taşıyor hissi veren yazarın bilim ve din konusunda cesaretli davranması da bu bakış açımı biraz olsun değiştirmeme etken oldu.
Genel anlamda her kitap gibi beğenilen ve eleştirilen yönleri var. Fakat kitabın akıcılığı ve konusu keyifli anlar yaşatmaktadır. Kitabı bitirdiğinizde biran önce yaratılışa ve evrene dair ilgisi olan biriyle tartışıp irdelemek isteyeceksiniz. İyi okumalar.

rűya, bir alıntı ekledi.
22 Kas 20:13 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Aksenov'un içi öylesine daralmıştı ki biran kendisini öldürmeyi düşündü

Hayatın Anlamı, Lev Nikolayeviç Tolstoy (Sayfa 80)Hayatın Anlamı, Lev Nikolayeviç Tolstoy (Sayfa 80)
MaGeLLaN, Tanrılar Okulu'yu inceledi.
16 Kas 11:41 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 9/10 puan

Mea culpa - Suç benim...

Tanrılar okulu!Cidden deli bir kitap,bir kez değil,bir kaç kez okunması gerekenlerden.Kişisel gelişim kitaplarından biri daha diyerek burun kıvırarak almıştım elime önce,ancak okumaya başladığımda...
Varoluşçuluk konusunda açılan yeni bir delik,yeni bir mağara,okudukça daha da derinlere gidiyorsunuz ve çok daha derinleri merak ediyorsunuz.

Binlerce yıl öncesinden gelen Tasavvuf mu yoksa Düalizm mi diyeyim inanın karar veremedim ancak binlerce yılın birikmiş deneyim ve öğretileri aha anca bu kadar ustaca bir kitaba dönüşebilirdi.Türünün en iyi örneği diyebilirim.BAŞUCU KİTABI!Yaşadığınız an,zaman,hayatınızın değeri ve anlamı.

İnceleme biraz karışık olacak sanırım,umarım anlaşılır.Bu kitap hakkında yazılacak inceleme emin olun bir kitap daha yapar,sadece kısaca şunu söyleyeyim "Bu kitabı okuyun"

Dünya'da en kötüden en iyiye her şey biziz ve her şeye biz sebebiz...
Düşünüyorum o halde varım - Descartes,
Düşünüyorum o halde yapıyorum-işte bu kitap.
Felsefeden falan bahsetmeyeceğim çünkü sadece felsefi değil aynı zamanda varoluşçuluk,tasavvuf,antropoloji,biyoloji,düşünce bilim.

İşte hayatınızın mutfağı bu kitapta.Her okurun düşünce yapısına,hayata bakış açısına ve felsefesine göre değerlendireceği satırlar,sayfalar ama kim olursanız olun,sizden ve size gereken bir şeyleri mutlaka bulacaksınız bu kitapta.Tabiiki size ters veya mantıksız gelecek kısımlarda olabilir,örneğin işi gücü bırakıp bir şeylerin peşine düşmek gibi :) ama kitabı bitirdiğinizde bütünlüğü görebiliyorsunuz.

Hayatınızı sorgulamanın zamanının geldiğini ama bunu nasıl yapacağınızı düşünüyorsanız biran önce bu kitaba başlayın.Ben okumakta geç kalmışım.Karlı bir okuma oldu.

Yaşantınızı olumsuz duyguların yönettiğini,aslında geleceği bilmediğinizi değil,sadece unuttuğunuzu öğreneceksiniz ve vereceğiniz tepki...

Fikrimi şu şekilde belirteyim;piyasadaki bütün kişisel gelişim kitaplarını,ticari kazanç adına karalanmış bütün o safsataları (aşağılamak,karalamak değil amacım ama piyasada kişisel gelişim kitabı olarak raflarda yer bulan kitapların %90'ı çöp bence,tabi buda kişiden kişiye değişir) geri dönüşüme gönderelim ve onların yerine raflara sadece bu kitabı koyalım,inanıyorum ki çok daha kazançlı çıkarız.

Stefano D'Anna bu sayfaları yazarken nasıl bir ruh halindeydi bilemem ama kötüden iyiye,karanlıktan ışığa,siyahtan beyaza doğru zorlu bir yolculuk yaptığını görebiliyorum.Hayatınızın bir çok zorlu yerinde size rehberlik edecek,tabi onu kabul ederseniz.İncelemesi de bu kadar şişirilmiş bir kitaba sizin yerinizde olsam bende mesafeli yaklaşırdım ancak okuyacağınız cümleler sizi mutlaka olumlu veya olumsuz düşünmeye itecektir.Bu tür kitapları okumayı pek sevmem ama bunu sevdim,değişik geldi,verdiklerinin hepsini de alabilmek pek mümkün olmasa da kırıntı dahi alabilmenin yararlı olduğunu düşünüyorum.

Her şeyi bir kenara bırakarak,tertemiz bir zihinle kitabın sonunu görmenizi ümit ediyorum.Tekrarlayayım;mutlaka okunması gereken başucu kitaplardan biri bu kitap.(tabi her bireyin düşünce ve bakış açısı farklı ama yinede okunmalı derim)

Bu kitapla o uçsuz bucaksız bilgelik mağarasına dalın,korkmayın haritanız bu kitap işte,hem o mağaranın kapısında ayrıca Dreamer sizi bekliyor.Bundan sonra düştüm,zordayım,çıkmazdayım,karamsarım,ümidim yok v.b. kelimeleri kullanmadan önce Dreamer'ı ve Tanrılar Okulu'nu hatırlayacaksınız.Bu kitap size diğerleri gibi varolmanızın anlamını anlatmayacak,onu zaten bildiğinizi gösterecek.Ferrarisini Satan Denyo'yu birakın ve Dreamer'la mutlaka tanışın.

Aha!Bir şey daha Montaigne-Denemeler ;) (bu ne iş demeyin Tanrılar Okulu'nu okuyunca anlarsınız)

Belli mi olur,sizin yakıtınız da belki bu kitaptır,bir deneyin derim,okumakla bir şey kaybedilmez,anca zaman ;)

Bu kitap özel tavsiye.

HAVUÇLU PİLAV MESELESİ

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.

Karımı düşünmek istedim. Henüz kendi, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi… Ne yapmalı?

Radyo’ya gittim uzun dalga bomboştu. Orta dalgada öyle… Uzun uzun esnedim. Kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir

Her şey canlanıverdi. İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim

– Hürrem

Görpecik seni işittim.

– Efendim!

Gelsene biraz, dedim.

– Ne var? diye sordum.

Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?

– Gel hele, dedim.

— Ama yemek yemek yetişmeyecek sonra.

Varsın yetişmesin, diyecektim fakat lüzum kalmadı. Keman susmuş bed bir ses hiç sevmediğim bir dilde konuşmaya başlamıştı. Bana içim yeniden boşalıverecekmiş gibi geldi. Mutfağa geçtim keman sesinin getirdiği iştiyak ile ılık hatırayı kaybetmek istemiyordum.

O bir şeyler yapıyordu: başını bile çevirmeden, rastgele bir gülüşle:

- Ne var diye sordu.

– Hiç! Dedim. Hâlbuki aynı an içinde, saçlarını avuçlayıp yüzünü bu kadar geri çevirmek ve ‘sen niçin o günkü gibi değilsin?’ diye bağırmak istiyordum.

Masanın üstü karmakarışıktı: bir tepside pirinç vardı; onu sabahleyin karşı karşıya ikimiz ayıklamıştık. Sabah hava güzeldi, gezmeyi tasarlamıştık. Ötede soyulmuş havuçlar duruyordu… Ve o bana bakmıyordu bile…

Umursamadan:

- Ne düşünüyorsun? dedi.

Dişlerimi sıktım, birdenbire başını çevirerek!

- Ne yapıyorsun orada? diye bağırdı.

Ekmek bıçağını almış, havuçlara hücum etmiştim. Ben bunun farkında değildim fakat istifimi bozmadan:

-Hiç! dedim. Pilav için hazırlıyorum.

Bu esnada: demin ‘havuçlar benden mühim diye düşünüyordum.

– Delirdin mi sen, Allah aşkına.

İşime daha dikkatle devam ettim. Biraz hırçınlaştı:

Sonra bir işe yaramayacak havuçlar

Oralı olmadım. Sesini biraz daha yükseltti.

– Bırak artık, aklanmaksa bu kadar kâfi… Hayretle ona baktım. Sesim gayet sakindi.

Sen bunu eğlence mi zannediyorsun?

Oda tıpkı benim gibi sakinleşiverdi.

Demek havuçlu pilav da oluyor?..

İzah ettim:







— İnsanlar umumiyetle böyledir yavrum. Bilmedikleri şeyleri asla olmazmış farz ederler. İlim zihniyeti işte bununla mücadele eder Tavada yağ cızırdıyor, o beni ses çıkarmadan dinliyordu. Havuçların en güzelini seçerek devam ettim.

— Sen şimdiye kadar havuçlu pilav görmediğin için şimdi bunu olmaz zannediyorsun.

— Peki, sen gördün mü? Diye sordu.

— Hayır! Dedim, fakat neden olmasın?

— Olsa ne çıkar? Sen bildiğimiz pilavı beğenmiyor musun?

Anlayışsızlığa açıyormuş gibi güldüm.

— Beğeniyorum hem de çok beğeniyorum. Hatta daha da çok beğenebilirim. Fakat bu ondan da daha çok beğenilecek pilavı arayışıma mani olabilir mi? Ben iktifa etmenin fazilet olduğuna inanıyorum. İnsanlığı bu hale getiren bu fazilettir. İlmin anası bu fazilettir. Benim istediğim, bu faziletin mutfağımıza da girmesidir.

– Bu mutfak sadece benimdir, yani demek istiyorum ki sen şimdi burada fazlasın.

Açık ela rengi iri gözleri çakmak çakmaktı. Güzel kaşlarının arasında incecik bir çizgi belirmişti. Kasılı dudakları hafifçe titriyordu. Sesine korkunç bir tatlılık vererek ilave etti:

- Haydi sen odana git, kitap oku, esne veya uzan!

– Pilavı hazırlamadan nasıl giderim canım? dedim.

Ve mani olmasına fırsat vermeyecek kadar süratle, fakat sükûnetimi bozmadan pirinci maltızın üstündeki suya salıverdim. Arkasından havuçları boca ettim. Atıldı, fakat geç kalmıştı. Yanakları pençe pençe kızarmıştı. Bu haliyle ilk randevumuzdaki kadar güzeldi. Ve bu hiddetini mağlup edebilmek bana ilk aşkı kadar tatlı gelecekti. Birden bire kucakladım; öptürmedi. Üstelik iki tanede tokat attı.

— Sana ne oluyor böyle gözüm? dedi.

Fakat dinleyen kim?

– Çık buradan. Git diyorum sana! dedi.

– Şaşılacak şey! dedim. Buradan çıkarım da nereye gideyim o bana evin dünya kadar geniş, uçsuz bucaksız olduğunu anlatmak istiyor; bense, belki de doğruluğunu sezdiğim için, o da mutfaktan başka bir yer olabileceğini kabul etmek istemiyordu.

Demek beni evden kovuyorsun? dedim. Bunu da nereden çıkardın?



Fakat izaha lüzum gördüm:

- Mademki öyle istiyorsun, peki. Beni bu kadar anlayışsız mı zannediyorsun? Zaten bu sabahtan belliydi. Sinemaya gidelim dedim, yağmuru bahane ettin. Tavla oynayalım dedim. Okuyacağım dedin. Mademki istiyordun niçin şimdiye kadar durdun. Seni tutan kim, hadi ne duruyorsun vakit kaybetme.

Ona gözlerimi kısarak bakarken bıçağı kuvvetle masaya sapladım ve dışarı çıktım. Arkamdan tekrar:

- Git! diye bağırdı. Biran durakladım. Niye gidecekmişim sanki… Ona bir galibiyet vesilesi olsun diye mi? Nasıl olsa geri döneceğimden emin, göğsünü gere gere ‘git!’ diye meydan okuyor.

Fakat olmadı! Sandalyeleri devire devire gittim. Bu sırada ‘dönüşten dönüşe fark var’ diye mırıldanıyordum.

Sokak kapısına vardığım zaman mutfağın eşiğine çıkarak:

- Pilavı berbat ettin şimdide gidiyorsun, dedi.



*

Caddeye çıktığım zaman içimde şu zıkkımı adam gibi içmeyi hala öğrenemedim diyerek bir arkadaşa hasret vardı.

Pilavı berbat etmişim. Sesi kulağımda yeniden belirdi. Fakat bunu söylerken bir tuhaftı.

Ben arkadaş falan istemiyorum bir kurt gibi yalnız olmalıydım; yalnız ve yepyeni bir yaylada

Yağmur ne güzel çiseliyordu. Fakat insanlar bana yabancı bana aldırış etmeyen insanlar. Hâlbuki ben, meselâ şu kadını sevebilirim, şu adamla pekâlâ dost olabilirim, ama onlar geçip gidiyorlardı. Rastgele bir meyhaneye girdim. Büfenin ortasındaki taburelerden birine oturdum. Bir hamlede bütün şişeleri boşaltmak istiyordum. Bir kadeh, bir kadeh daha, bir kadeh daha…

Yanımdakiler mesut insanlardı. Hele biri ki beni saadetten kolayca tiksindirebilirdi, çocuklarından, karısından binlerce liradan bahsediyor. Hâlâ isimleri sayıyordu. Büfeci ona votkasıyla birlikte bir parça da limon getirdi. Adam limonu kadehe sıkmak için bir hayli uğraştı. Su yerine çekirdek sıkıyor ve beni eğlendiriyordu. Alay etmek için mükemmel bir fırsattı.

Halinden anlamam ama beyefendi dedim. Şu elinizdekinin ilk görüşte limon olduğunu söyleyebilirim. Adam bana tuhaf tuhaf bakarak;

Limoncu musun? Dedi.

O budala, bu sözdeki nükteyi asla kastetmemişti bana eminim. Fakat gene de çileden çıktım.

– Evet, dedim. Ben limon üzerine ihtisas yaptım. İtalya’da, Tirino’da, mektebin bahçesinde seksen yedi çeşit limon vardı!

Adamın gözleri hayretle açılmıştı:

-Seksen yedi çeşit mi?

– Pardon dedim, acele ile yanlış söyledim, sadece yetmiş sekiz çeşit. Bakın istiyorsanız size isimlerini sayayım ama ne lüzum var değil mi? Çeşit çeşit limonlar, renkleri ayrı sekilerli ayrı tatları ayrı limonlar.

Büfeci de beni dinliyordu:

- Tatları ayrı limonlar da var mı? Diye sordu.

Onu ‘sen işine bak’ der gibi şöyle süzerek:

- Siz bana bir porsiyon havuçlu pilav getirin! Dedim.

–Havuçlu pilav mı?

– Sahi dedim siz bilmezsiniz. Pilaki olsun!

Yanımdaki adam gözlerini bana dikmişti. Derin derin içimi çektim:

-Bu benim karımın, rahmetli karımın yemeğiydi.

–Rahmetli mi dediniz?

Dik dik baktım:

- Bu şaşılacak bir şey mi?

Adam kekeledi:

- Hayır! Estağfurullah! Gençsiniz de!

— O benden gençti. Ve biz beş aylık evliydik.

Adam bana karşı bir kardeş kesilivermişti. Bu bana pek dokundu.

– Deli gibi severdik birbirimizi… Sonra havuçlu pilav…

Gözlerim yaşardı. Garson pilakiyi getirmişti. Fasulyelere kinle, nefretle bakarak:

- Ben artık yemek yiyemem ki, dedim!

Artık ağlıyordum.

*

Borcumu o adam ödedi sokağa beraber çıktık. Beni gezdirmek, avundurmak istiyor, ısrar ediyordu. Nihayet hüznüm onu mağlup etti ve ben yalnız kaldım. Oh karıma doğru uçma istiyordum. İçimde vicdan azabına benzeyen fakat aynı zamanda çılgın bir neşeyi müjdeleyen bir şey vardı. Bir taksiye atladım.

Yatak odasına yıldırım gibi girdim onu omuzlarından tutarak var kuvvetimle sardım. Saçları dalgalanıyordu, kurtulmak için çırpınıyor fakat gülüyordu. Bıraktığım zaman:

-Sen çıldırmışsın dedi.

Öptüm, yüzünü buruşturdu.

- Sarhoş! dedi.

- Ben havuçlu pilav isterim, açım… dedim.

– Gel!.. dedi. Mutfağa geçtik tabağı getirdi, yarısından fazlasını yemişti. Gülerek:

- Biraz daha itina edilse fena olmayacak, dedi. Vakit bırakmadın ki dedim.

Hikayeler, Tarık BuğraHikayeler, Tarık Buğra