Küçük kara balık, bir alıntı ekledi.
8 dk. · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Çevreme baktım, herkesin yaşamının benim yıkılışım üzerinde bir an bile durmadan sürüp gitmesine şaştım.

Kamelyalı Kadın, Alexandre Dumas (oğul)Kamelyalı Kadın, Alexandre Dumas (oğul)

Mustafa Kutlu
Bugün bir soru soruldu bana ..Mustafa Kutlu neden Anadolu insanını bu zamanda anlatıyor ? Hocam haksız mıyım? Yıl 2017... Senin edebiyat öğretmenin kim? demek istedim ama ucu bana dokunduğu için güldüm Kutlu ;insan şehirde bozulur,özünü kaybeder,şehrin karmaşası insana her şeyi unutturur.Maddi değerler uğruna manevi değerleri kaybeder.Köylü ise toprakla hemhal olmuş öz insanlardır,toprakla terbiye olmuştur düşüncesini savunur.Okuyucuları çok iyi bilir ki eserlerinde madde-mana,beton-tabiat çatışması kendini gösterir.Nurettin Topçu'dan etkilendiği ,bütün eserlerinde insan olma mesajı verdiğini bu sitede yazıya dökmeme bile gerek yok çünkü okuyucusu vakıftır.Pek çoğumuzun bildiği öykücülüğü ,üslubunu anlatmak niyetinde değilim ama hayatına dair,bilmeyenler için kendisi hâlâ cep telefonu kullanmaz,yazılarını daktiloda yazar.Hocamız nevi şahsına münhasır kuvvetli bir yazardır.Bir de benim gibi Dergah dergisini bıraktığına şu an bile üzülen arkadaşlar için İstanbul /Dergah yayınlarına uğrarsanız hoca ile karşılaşma şansınız vardır .Bu arada karşılaştığınız zaman ilk soru kendi kitaplarından oluyor lütfen hazırlıklı olun :)

dostamisc, bir alıntı ekledi.
3 saat önce

Soğuk Yemek
Sabahattin, "intikamın soğuk yenen bir yemek olduğunu" işte tam da o an öğrendi.

Yeşil Mürekkep, Osman Balcıgil (Sayfa 107 - Destek Yayınları)Yeşil Mürekkep, Osman Balcıgil (Sayfa 107 - Destek Yayınları)
ibiaryu, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Önemli olan hangi açıdan baktığın , derler. Palavra! Önemli olan , hangi mesafeden baktığın! Ben , mesela o an hayata ve her şeye bir mikroskopla bakıyordum.

Daha, Hakan GündayDaha, Hakan Günday

Gerçekleri açıklamanın bazen işleri daha sarpa saracağı düşüncesi içimde bir an bile azalmıyor karmaşık ve bir çıkış yolu bulamıyorum...

Eurus Pandora, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Söyleşi
Son Ada ’nın anlatıcısı, adını kendisinin koyduğu bu yeri “son sığınak, son insani köşe” olarak niteliyor. Anlattığı, nerdeyse bir ütopya: “Herkes elinden geldiği kadarını, içinden geldiği kadarını yapıyordu.” Ancak bu durum uzun sürmüyor; ütopya olarak başlayan roman tam bir distopyaya dönüşüyor. Ada’yı Dünya’ya genişletirsek, bu durum evrensel ve kaçınılmaz mı sizce?
Son Ada, belli bir ülkeyi anlatmamasına karşın, belki de benim en politik romanım. Türkiye ve dünya hakkında düşündüklerimi, ıssız bir adada yaşayan insanlar, martılar ve bir diktatör ekseninde yazıya dökmeyi yeğledim. Çünkü milyonlarca haber ayrıntısı içinde kaybolan, gözden kaçırılan gerçeği, uzaklaştırarak, yabancılaştırarak daha kolay anlatabileceğimi düşündüm. İnsanlar yönlendirilmiş bir haber bombardımanı altında gerçeği yalandan, eğriyi doğrudan ayırt etmekte güçlük çekiyor. Zaten büyük kitleler dünü unutur, yarını ise düşünmez, sadece anı yaşarlar. Bu “an” ise iktidarların ve medyanın manipülasyonları ile oluştuğu için genellikle yanlış yorumlanır.

Romanda Başkan’ın ada toplumunu “anarşi” den kurtarmaya ağaçlıklı yolu “park ve bahçe geleneklerine göre düzenlenmiş” bir hale getirerek başlaması, akla yerel yönetimlerin yeşil alan anlayışlarındaki yaygın yanlışları ve dolaylı da olsa Gezi Parkı olaylarını getiriyor. Bir kez daha hayat sanatı taklit ediyor sanki! Çevre konusundaki hassasiyeti bilinen bir yazar ve sanatçı olarak, ne dersiniz?
Hayatın sanatı taklit ettiği görüşüne giderek daha da çok Söyleşi inanır oldum. Gerçekten de, beş yıl önce yayımlanmış olan Son Ada , sanki Gezi direnişi ile bire bir örtüşüyor. Demek ki hayata doğru bakmayı becerebildiğinizde, sanat yoluyla zaman ve mekân dışı bir boyuta geçebiliyorsunuz. Dünya ve Türkiye edebiyatı, buna benzer birçok örnekle dolu. Gezi olaylarını anında anlatmak gazeteciliğin, olup bittikten sonra yorumlamak sosyolojinin ve tarihin, öngörülerle anlatmak ise sanatın işi.

Başkan’ın Son Ada’yı “kurul”lar eliyle yönetmeye başlaması, başlangıçta hiç de dikkat çekmeyen, işlerin nasıl vahim bir hal alacağının ipuçlarını vermeyen bir gelişme: “Olup bitenin hepsi bir tiyatroydu...” Tarih boyu hemen bütün faşist yönetimlerin ilk icraatları nerdeyse oyun gibi izlenmiş gelecekteki mağdurları tarafından. Bu oyunların günümüzde de sahnelendiğini söyleyebilir miyiz?
1970’lerde seslendirdiğim, Mesleki Baba’ya ait bir deyişte şair “Mesleki’m, artar eksilmez / Zulüm yavaşça yavaşça” der. Bu harika dizelerdeki “yavaşça” saptaması çok önemli. Çünkü her diktatörlük, başlangıçta kendi çıkarını toplumun çıkarı gibi göstermeye dikkat eder. Başlangıçta kimseyi ürkütmemeye çalışır. Sonra gücü ve kendine güveni arttıkça, dişlerini “yavaşça” göstermeye başlar. Elbette bu saptama Fransız Devrimi gibi şiddetli altüst oluşlar için değil, sözüm ona “demokratik” yollarla iktidara gelen “seçilmiş krallar” için geçerlidir.

Romanın en önemli vurgularından biri de, faşizmin pekâlâ demokratik yollarla gelmiş bir çoğunluk iktidarı da olabileceği üzerinde. Buna bağlı olan bir şey de, demokrasinin aslında ne kadar aldatıcı bir kavram olabildiğinin çok acı sonuçlarıyla yaşanması: “...bu adadaki bütün kararlar demokrasiye uygun olarak alındı. Çoğunluğun oyları neyi işaret ediyorsa onu yaptık.” Tanıdık bir ses “Çoğunluk haklıdır” diyor tam burada! Siz ne dersiniz peki?
70’li yıllarda Cumhuriyet gazetesinde, kısa cevaplar verilmesi koşuluyla söyleşiler yapılıyordu. Böyle bir söyleşide bana yöneltilen “Demokrasi” sorusuna “Çoğunluk diktatörlüğü” yanıtını vermiştim ve epey tartışılmıştı bu kavram. O dönemler “demokrasi” sözcüğü çok yüceltilirdi, benim bu tanımım ise pek çok kişinin hoşuna gitmemişti. Oysa Maurice Duverger de böyle tanımlar demokrasiyi. Elbette bu tanım, gerçek ve ideal demokrasiyi değil, bu maske arkasında oynanan zalim bir oyunu anlatmak için seçilmişti. Bir rejimin kelimenin tam anlamıyla demokrat olabilmesi için, çoğunluğa değil çoğulculuğa dayanması ve erkler ayrımını eksiksiz uygulaması gerekir. Şimdi bu kavramlar –yaşamakta olduğumuz acı deneyimlerle– daha iyi anlaşılır oldu. Mesela, yargının acınacak hale geldiği bir rejimde, iktidarı kim denetleyebilir ki!

Diktatörün ikilemi: Yönetimini sürdürebilmek için seçtiği baskıcı yöntemlerle, tabii ki istemeden, nerdeyse kendisine dönük bir “silahlı propaganda” yöntemiyle, kendi kuyusunu kazıyor: “Başımıza gelenler bizi o kadar şaşırtmıştı ki doğru dürüst düşünemiyorduk bile. Sadece bir şeyin farkındaydık, martılara kızmak aklımıza bile gelmiyordu. Buna karşılık bu dertleri başımıza açan Başkan’a duyduğumuz nefret artıyordu.” Yazarken üstünde durmuş muydunuz bu benzerliğin?
İktidar oyununun kaçınılmaz sonucu olarak bir güç zehirlenmesi yaşanıyor. Diktatörler, emirleri altındaki silahlı insanlara güvenerek büyük kitleleri “yola getirecekleri”ni sanma hatasına düşüyorlar. Oysa tarih, bunun mümkün olmadığını gösteren örneklerle dolu. Ne var ki –Mussolini gibi– her diktatör kendi bacağından asılıyor; bu sembolik asılışa kadar da uğraşmaya devam ediyor. Romanı yazarken aklımda askeri diktatörlükler ve Kürt meselesi vardı ama daha sonra başka benzerlikler ortaya çıktı. Sanki romanı okumuş olan birisi onu uygulamaya çalışıyor gibi garip bir durum.

Son Ada herkesin kaybettiği, sadece martıların “karşı koydukları ve uzlaşmadıkları için” kazandığı karanlık bir ortamda geleceğe dönük bir umutla biterken, anlatıcı “Daha o ağaçlar kesildiği, bakkalın masum oğlu dövüldüğü zaman ses çıkarmalı, başkaldırmalıydık” diye hayıflanıyor. Yazar’ın dediği gibi, “Bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes biraz suçludur” diyebiliriz yani. “Gezi Ruhu”ndan söz etmeye başladığımız bugünlerde, umudunuz biraz olsun arttı mı?
Bu tezlere sonuna kadar katılıyorum. Kötülük baş gösterirken ona karşı koymayan herkes suçun bir parçası haline gelir. “Yavaşça” mevzi kazanan diktatörlüklere en başta “Hayır” demek gerekir. Başkaldıran insan bunun için soyludur. Evet, martılar direndikleri için kazanıyorlar, ama onların verdiği kayıp da az buz değil. Roman, toplumun ve doğanın kendi dengelerini bulacağı, daha doğrusu bulması gerektiği üzerinde yoğunlaşıyor. Eğer bu dengelere müdahale etmeye kalkarsanız, sonuç felakete varıyor; hem doğa mahvoluyor hem insan. Bu cinayet bazen açıkça diktatörlük biçiminde işleniyor, bazen de “demokrasi” kandırmacası arkasına saklanarak. Tek kişinin iradesi, kurullar, meclisler, komisyonlar vs. arkasına saklanarak sanki dev bir mekanizma çalışıyormuş görüntüsü veriliyor. Oysa onların hepsi dekor. Kararlar tek bir kişiden çıkıyor. O tek kişi ise zamanla güç yozlaşmasına uğrayarak Tanrı’nın kendisini dünyayı yönetmek için yarattığına inanmaya başlıyor; doğaya ve topluma egemen olmaya çalışıyor. Hatta bunu en doğal hakkı olarak görüyor, karşı çıkanlara ise sinirleniyor, samimi olarak öfkeleniyor. Toplumun sesini yükseltmesini “Ayakların baş olması” biçiminde yorumluyor.
Doğrusu romanı yazarken daha umutsuzdum ama, Gezi direnişi birçok kişi gibi benim de içime su serpti. Bu örgütsüz, spontane hareket, insanın tükenmeyeceğinin kanıtı gibi geldi bana. O tarihi günleri genç arkadaşlarla birlikte yaşama şansı bulduğum için mutluyum.

Son Ada, Zülfü Livaneli (Doğan Kitap)Son Ada, Zülfü Livaneli (Doğan Kitap)
DUA, Mavi Kadar'ı inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu

Kaç gündür kargonun bir an önce gelmesini heyecanla beklediğim kitaptır. Neden mi. Pek kitap okuyanın bulunmadığı, kitap evlerinin iflas edip kapandığı Rize gibi bir şehirden bir Rizeli yazarımız Meyrem KARADENİZ kitap çıkarmış. Ben gururlanmayayımda kim gururlansın. Hemde adıma imzalı. Bu şehirden Başbakanlar hatta Cumhurbaşkanı çıkması bile bir yazar çıkması kadar sevindirmedi beni. Ve benim inadıma kargo kötü hava koşulları ve hafta sonunun araya girmesi nedeniyle geciktikçe gecikti.

Ve nihayet mutlu sona ulaştım. kitabın kapağı öyle güzel ki beyaz bulutların arasında mavi kuşlar uçuyor. sanki evimin penceresinden gökyüzüne bakıyor gibiyim. Kitap tatlı dilli, narin bir kızın çok uğraşarak kavuştuğu aşkını, mavi kadar sevmesini anlatıyor. Ana karakter o kadar etkileyici anlatılmış ki her yönüyle tanımış oldum. Meyrem hanım kitaptaki ben değilim dese de bende onun da Miranaz kadar tatlı ve naif bir insan olduğunu biliyorum. İnsan öyle olmasa böyle güçlü bir karakter yazamaz. Kendinden kopya çekmiştir muhakkak :)

Miranaz'a not: Sen daha iyilerine layıksın güzelim uğraşma şu Denizle dedim ama aşk laftan anlamaz ki

Hüseyin Altuğ, bir alıntı ekledi.
 9 saat önce

“Keşke bir gemide olsak” dedi. “Nereye gittiğimizi bilmeden denizin sonsuz maviliğinde kaybolsak. Başbaşa..” “Peki gemiyi kim kullanacak? Ne yiyip ne içeceğiz? Bu geminin mazotu hiç mi bitmeyecek?” gibi mantık dışı sorularla kafasını kurcalamak istemedim. Gemiye binmekten pek hoşlandığım söylenemezdi, ama gemiye binmemeyi seviyorum da diyemezdim. Bir süre kelime aradım. Sonra ‘keşke’ dedim. Çok sevdim keşkeyi, Yalan söylemiş olmazsın keşke dediğinde. Söylememiş de olmazsın. Hatta bir şey söylemiş bile olmazsın. Ama söylemişsindir de bir taraftan. Baştan savar bir temenniyle ağır başlı bir istek arasında nazlı nazlı salınan sihirli bir sözcük gibiydi keşke. “S*keyim gemisini, gel şurada birer oralet içip hiç konuşmadan gelip geçen insanlara bakalım” dedim sonra. Demez olaydım. Benimle hayal kurulmazmış. O an karar verdim, artık keşkeden başka laf etmeyecektim. “Ben gidiyorum” dedi. “Keşke” dedim. Kalsaydı yine keşke diyecektim. Anlamlı olup olmaması umurumda değildi. Çünkü anlamıştım, karşımızdaki insanlar, hatta en sevgililerimiz bile hayallerine yancı arıyorlardı sadece. Gemide de oralet içebiliriz deyip kalbimi fethedebilirdi isteseydi. Aklına bile gelmedi. Gelseydi. Keşke..

Tesirsiz Parçalar, Ali LidarTesirsiz Parçalar, Ali Lidar
sevdaer, Gazoz Ağacı'ı inceledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Uzun zaman önce okumuştum ve beğenmiştim o zaman tarzıma uygun olmadığındandır sanırım bir daha okumayı düşünüyorum çünkü kitap bana şu an çok güzel geliyor.