• tarkovski: söze karşı her birimiz suçluyuz. söz, hakikatli olduğunda güçlü bir etki bırakıyor. günümüzdeyse düşünceleri gizlemek için kullanılıyor. afrika'da yalanı bilmeyen bir kabile bulmuşlar. beyazlar, onlara yalanı anlatmaya çalışmış ama anlamamışlar. böylesine yaratılışların mükemmelliğini görmeye çalışın, o zaman başlangıçta neden sözün olduğunu anlayacaksınız. sözle onun manası arasındaki mesafe artık büyüyor. çok ilginç, değil mi? bir bilmece gibi
  • Videmus nunc per speculum et in aenigmate: Şimdi bir aynadan ve bilmece gibi görüyoruz.
  • 113.
    Takdir Edilme Çabası. — Takdir edilme çabası, hep başkalarına dikkat eder ve onun iç dünyasının nasıl olduğunu bilmek ister. Ne var ki, bu dürtünün tatmini için gerekli olan ortak duyarlılık ve ortak bilgi, zararsız, merhametli ya da sevecen olmaktan çok uzaktır. İnsan daha çok başkasının bizim yüzümüzden nasıl ruhsal veya fiziksel ıstırap çektiğini, kendi hakimiyetini kaybedip, elimizin ya da sadece bakışlarımızın onun üzerinde yaptığı baskıya nasıl boyun eğdiğini anlamak ya da tahmin etmek ister. Ve eğer bizzat takdir edilmek için çabalayan kimse, sevindirici, heyecan verici ya da neşelendirici bir etki yapıyor ve yapmak istiyorsa, başarının tadını, insanlığı sevindirmek, heyecanlandırmak, neşelendirmekle değil, yabancı ruhta kendi etkisini bırakıp, ruhun şeklini değiştirerek kendi isteğine göre onu idare ettiği ölçüde çıkarır. Takdir edilme çabası başkaları üzerinde aşırı derecede üstünlük kurma çabasıdır, isterse bu çok dolaylı, sadece hissedilmiş ve hatta tamamen hayal edilmiş bir çaba olsun. Bu gizlice istenilen üstünlüğün uzun bir dizi derecesi var ve bunun tam bir katalogu neredeyse kültür tarihine denk düşer: ta ilk garip barbarlıktan tutun da aşırı uygarlaşmanın çirkinliğine ve hastalıklı idealleşmeye kadar uzanır. Takdir edilme çabası başkaları için beraberinde getirdiği — bu uzun merdivenin basamaklarının sadece bazılarının adlarını söylersek—: işkence, sonra dayak, sonra dehşet, sonra korku dolu hayret, sonra şaşkınlık, sonra kıskançlık, sonra hayranlık, sonra isyan, sonra sevinç, sonra neşe, sonra gülmek, sonra gülünç olmak, sonra alay etmek, sonra dalga geçmek, sonra darbeler indirmek, sonra işkence etmek: — Burada, bu merdivenin sonunda asket* ve şehit durur. Merdivenin en alt basamağında kendisinin karşıtı olan ve karşısında üstünlük sağlamak istediği kimseye ıstırap çektiren barbar bulunuyor. Bu arada asket, onun ıstırap çektirmesinden takdir edilme güdüsünün sonucu olarak aşırı derecede zevk almaktadır. Asketin kendi üzerindeki utkusu, onun aynı zamanda, insanı acı çeken ve seyreden parçalara bölünmüş olarak gören içe çevrilmiş gözü ve bundan sonra dış dünyaya sadece ondan adeta kendi yakacağı odun yığınıiçin odun toplamak maksadıyla bakması, dürtünün takdir edilmek için oynadığı, içinde artık kendi kendine kömürleşmiş tek bir kişinin arta kaldığı bu son trajedi… bu, uygun başlangıcın değerli sonucudur: her ikisinde de işkence görünümünde ifade edilemez bir mutluluk! Gerçekte gücün en canlı duygusu olarak düşünülen mutluluk, belki de dünyada hiçbir yerde batıl inançlı asketin ruhundaki kadar büyük değildi. Bunu Brahmanlar bin yıllık bir kefaret ödeme uygulaması yaparak yeni bir cennet kurmaya başlayacak kadar güç toplayan Kral Viçvamitra’nın öyküsünde dile getirdiler. İnanıyorum ki, şu anda biz bütün bu tür iç yaşantılarda yetersiz acemiler ve el yordamı ile bilmece çözen kimseleriz; insan dört bin yıl önce, bu kendinden zevk alma duygusunun rezilce nazikleştirilmiş hali hakkında daha fazla bilgi sahibi idi. Dünyanın yaratılışı: Belki dünya eskiden bir Hintli hayalci tarafından bir tanrının kendisi için başladığı asketik işlemler olarak düşünülmüştür! Tanrının kendini doğaya bir işkence aletine bağlar gibi bağlamak isteyişi, belki de bu arada uhrevi mutluluğunu ve gücünü iki kat artmış olarak hissetmek içindi! Ve onun bir aşk tanrısı olduğunu farz edelim: Böyle bir tanrı için ıstırap çeken insanlar yaratmak, devam eden işkencelerin manzarasında onlara tanrısal ve insanüstü acı çektirmek ve böylece kendisine zulmetmek nasıl bir zevk! Ve onun sadece aşk değil, kutsallık ve günahsızlık tanrısı da olduğunu varsayalım. Eğer günahı ve günahlıyı, sonsuz laneti ve kendi yaratıp yönettiği dünya da sonsuz acıların iniltilerin ve ıstırapların korkunç mabetlerini kuruyorsa, tanrısal asketler nasıl hezeyanlar hayal etsinler! — Paulus’un, Dantenin, Calvinin ve onların benzerlerinin ruhlarının da bir kez gücün verdiği şehvetin korkunç gizemlerine girmiş olmaları tümden olanaksız değil— ve böyle ruhlar karşısında sorulabilir: evet, gerçekten takdir edilme çabasının devridaimi asketle son bulup, kendi içinde bitti mi? Bu döngü asketin belirlenmiş temel tavrına bağlı kalarak ve aynı zamanda tanrının merhametiyle bir kez daha baştan başlayarak tekrarlanamaz mıydı? Yani kendine acı vermek için başkasına acı vermek ve yine bununla kendine ve onun merhametine galip gelerek en aşırı güç içinde mest olmak! Kudret hevesi ile ilgili ruhsal bakımdan ölçüsüz zevklerde dünyada nelerin mümkün olmuş olabileceğine ilişkin düşündüğümüz her şeydeki aşırılıklardan dolayı bağışlayınız!
  • 106 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Alice Harikalar Diyarında... bunu duyduğumuzda büyülü, eğlenceli, olağanüstü olaylarla karşılaşacağımızı bekliyoruz haliyle ama benim bu dünyada bulduğum şey tek kelime ile tuhaflıktı. Okumadan önce kitapla ilgili araştırma yaptığımda Alice Harikalar Diyarı'nın çocuk kitabı olmasından çok da ötede, bir matematiğin, felsefenin, mantığın, aklın ürünü olduğu gerçeğiydi. Okuduğum da bunu çok iyi anladım. Her ayrıntı, her cümle içinde bir gizi barındırıyor, bir şeyler anlatıyor bize bu olağanüstü dünya.

    "Keşke bu kadar ağlamasaydım. Sanırım kendi gözyaşlarımın içinde boğularak bunun cezasını çekeceğim! Tuhaf bir şey olacak, bundan eminim! Zaten bugün her şey tuhaf." sözleri ile Alice'in içinde bulunduğu dünyayı anlayamadığını görüyoruz. Alice, konuşan hayvanlarla, önüne çıkan içecekleri içip yiyecekleri yedikten sonra bir dev gibi büyüyüp ardından minicik küçülmelerine alışmış bir tavır sergiliyor. Ancak Alice karşısına çıkan herkese ve en çok da kendisine sürekli sorular sorarak anlamaya çalışıyor olan biteni, hayvanların "sen kimsin?" sorularına bile bilmiyorum cevabını veriyor. "Öyleyse ben kimim? Ah bu çok büyük bir bilmece." diyerek kendini dahi sorgulamaya başlıyor Alice.

    Kupa kraliçesinin konserinde şarkı söyleyen Fındıkfaresi şarkıyı tekrarlayınca "Zamanı öldürüyor! Kafasını uçurun!" dedi kraliçe. İşte o günden sonra saat durdu, hep altıyı gösterir oldu Şapkacı, Mart Tavşanı ve Fındıkfaresi için. Çay saati olması nedeniyle çay takımlarıyla dolu bir masada oturup duruyorlar. Bu çılgın çay partisi beni en çok etkileyen bölüm oldu okuduklarım içerisinde ve paylaşmak istedim, kraliçenin sözleri ise gerçekten düşünmeye değer.

    Lewis Carroll mahlaslı matematikçi, fotoğrafçı ve mantıkçı Charles Lutwidge Dodgson çalıştığı okulun dekanının küçük kızı Alice Liddell için yazdığı Alice Harikalar Diyarında kitabıyla bize çok şey anlatıyor. Çalışma alanlarının da izlerini gördüğümüz, her durumun içinden Carroll'ın gizlerini, bize anlatmaya çalıştığı felsefesini bulmaya çalıştığımız, kendimize Alice'in de sürekli tekrarladığı 'neden' sorusunu sorarak bu dünyayı anlamaya çalıştığımız bir kitap Alice Harikalar Diyarında. Alice ile birlikte tavşanın girdiği delikten siz de gidip Harikalar Diyarı’na inerek aklın, mantığın, matematiğin ve felsefenin derinliklerinde dolaşabilirsiniz. Keyifli okumalar.
  • Blanchot bana soruyordu: Neden sanki son insanmışım gibi iç(sel) deneyimi yürütüyorum? Bir anlamda... Bununla birlikte kendimi yığınların bir yansıması ve korkularının bir toplamı olarak görüyorum. Diğer taraftan, eğer son insan olsaydım, korku, hayal edilebilen en büyük deliliğe ulaşırdı! –hiçbir şekilde kaçamazdım, sonsuz yok ediş karşısında kendimin içine atılmış olarak varlığımı sürdürürdüm veya hala: boş, kayıtsız. Ama iç(sel) deney bir fetihtir, başkası için de bu böyledir! Deneyin içinde özne yolunu şaşırır, nesnenin içinde kaybolur, nesne de erir. Eğer yapısı değişime izin vermiyorsa nesne bu noktada erimez: Özne deneyde her şeye rağmen varlığını sürdürür: Dramda bir çocuk, burnunun üstünde bir sinek olmadığı sürece başkasının bilincindedir (daha önce bunu gözardı etmiştim). Sinek, çocuk olarak, artık tam özne değildir. (Gülünçtür, kendisi açısından da gülünçtür): Başkasının bilincini oluştururken ve antik koro, tanık, dramı halka açıklayan gibi, insansal iletişimde kaybolur ve kendinin dışına atılan özne olarak olası varlıkların belirsiz kalabalığında yok olur –Ama eğer bu kalabalık yok olursa, eğer olabilirlik ölmüşse, eğer ben sorsam? Kendimin dışına çıkmayı reddetmek ve bir mezarın dibinde olmak gibi kendi benliğimin içine kapanmak zorunda mıyım? Daha bugünden var olmama ve son insan insan olmayı umamamak fikrine sızlanmalı mıyım; bugünden, canavar, beni ezen bahtsızlığa ağlamak –çünkü bu mümkündür, bunu hayal etmek istiyorum, korosuz son kişi, içinde olacağı alacakaranlıkta kendi kendine ölecektir, açılan mezarın iç duvarlarını (dibini bile) hissedecektir. Hala tasarlayabilirim... (Bunu sadece başkası için yapıyorum): Hala canlı olarak onun mezarına gömülebilirim –son insanın, felaket için bu varlığın içindeki varlığı kışkırtarak. Gülüş, düş ve uykuda, çatılar moloz yağmurunda yıkılırlar.... bu noktada hiçbir şey bilmemek (uykudan, esrimeden): Böylece beni boğazlamak, çözümsüz bilmece, uyumayı kabul etmek, kutsanmış, yıldızlı evren, mezarım, sağır, anlaşılmaz ve ölümden daha ileride dehşet verici yıldızların süslenmiş gururu (anlamsızlık: Kızarmış kuzunun sarmısak zevki).
  • 465 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Daha ilk cümlesinden kendine bağlayan, yavaş yavaş hüznünü hissettiren bir kitap. Yarısında olay örgüsü yavaşlıyor, işte o kısımlarda kitap durum hikayesine geçiş yapıyor bana göre. Okumak ve kitabın vermek istediklerini almak için o ruh haline bürünebilmek gerekiyor. Orada hüzün, kitabın hissettireceği o kalp ağrısı adeta doruk noktasında. Karakterler ayrı ayrı birer bilmece. Keşke Füsun'u daha yakından tanıyabilseydik, ona soracak o kadar çok şey kaldı ki kafamda. Kemal'i çok iyi tanıdık ama Füsun hala eksik parçaları olan bir puzzle benim için. Çok çok güzel bir kitaptı, iyi ki okumuşum. Ilerleyen zamanlarda tekrar tekrar okuyacağım bir kitap olacak. Edebi olarak, ruhsal olarak beni çokça besledi.
  • Dünkü kadın, muhafaza içinde muhafaza, perde ardında perde bin bir mefkurelestirme vasıtasının sakladığı sonsuz bir kıymet gibi, erkek ruhuna nakşedilmiş, çözülmesi gereken bir şifre, bir bilmece, bir sırdı.
    Bugünkü ise 50-60 kilo derisi yüzülmüş cılk et ve bütün tılsım nahiyeleri galiz birer maddecik halinde, sadece gaseyan ettirmeye memur bir cife dir.
    Bugünün kadını, sacsızdır, kaşsızdır, kirpiksizdir, dişsizdir. Herşeyi takma..Sonra da ismi kadın..
    Bugünün kadını öylesine soyunmuştur ki, herşey den evvel "gizli" yi öldürmüş ve kendisinde feth edilmeye değer hiç bir taraf bırakmamıştır.
    Sonrada sıfatı "cazibeli"
    Bugünün standart delikanlısı da hiçbir ideal şevki, hakikat arayıcılığı şevki, hakikat arayıcılığı cehdi, varlık murakabesi, mavera ürpertisi kalmamıştır.
    Bugünü delikanlısı, kaybedilen aşk ve iman ruhunun insanı nereye kadar düşüreceğini gösteren ve ruhundan mahrumluğun tersinden hesabını veren, canlı bir ihtar heykelidir.