• "Dilin ucuna her gelen söylenir olsa idi sadece bir dünya var derdim. Olmazların olur olduğu iki cihandan biri de burası ise, dilemek iyidir."
  • Utopia değişik ve var olabilecek bir kitabın anlatımı yani hayal ama öyle olamayacak bişeyde değil ha ama olması "günümüz" şartları içinde mümkün mü o biraz zor. Thomas moore eserinde önce 16.yy dünyasına güzelce bi giydirmiş şimdi bizim bazen gıpta ile yâd ettiğimiz eskilere dair dedikleri ortada adam hırsızlığın cezalandırılmasına ilişkin öyle mantıklı sözlerde bulunmuş ki lafa ortak olmamak mümkün değil. Ornegin "asma zevkini tadabilmek için hırsız yaratmak" insanın iç yüzüne atılmış güzel bi tokat dimi sonrada kahramanın gezdiği diyarlardan olan utopia nin düzenini aktarıyor. Utopia var olan toplumlardan çok daha farklı ve çok daha mantık silsilesi ile hareket ediyor. Orada işe yarayan eşyalara değer verilirken ise yaramayan Elmas ve altınlar yada bizim için değerli taşlar çocukların ellerinde oyuncak oluyor yada eğtim sistemi, yasalar ve en önemlisi halkın Içinde para ile özel mülkiyetin olmaması bu iki durum suçların pek çoğunu ortadan kaldırıyor herkes hergun zorunlu çalıştığı sürede alınan malını ortaya getiriyor sonra kendine lazım olanı kadarını alıyor.
    Sistemi bir kelime ile anlatıyor olsaydım bu utopia için bi verim utopiasi derdim çünkü birinci öncelik burada verim gibi vesselam
    #masamdakiler #neokuyorum #okudumbitti #thomasmoore #ütopya #kitap #book
  • Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar üç kez yürüyerek gidip geliyorum her gün. Beş arkadaşımla kalıyorum iki göz odalı bir evde. Onlar atık kağıt toplamıyor; Mevlüt inşaatta çalışıyor mesela, Hüseyin halde hamallık yaparken, Sidar ve Yunus ayakkabı boyacısı. Aramıza bir arkadaş daha katıldı. Adı Abbas. Çalışmıyor o, diyaliz hastası. Abbas`a biz bakacağız.

    On üç yaşından beri kağıt topluyorum Ankara`da. Niğdeliyim. İlkokula başladığım yıl geldik Ankara`ya. Ortaokulu bitirebildim yalnızca; hep takdir alarak geçtim sınıfları. Liseye yazdırmadı babam; sokağa saldı beni çalışıp da işe yaramam için. O gün bugündür sokaklardayım; çizgili, çizgisiz, kareli, beyaz ve rengarenk kağıtlar, kartonlar topluyorum.

    Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden. Ben geçindirdim evi. Annem severdi beni, “aslan oğlum” derdi. Yanaklarımı okşardı bazen. Babam gideli dört ay olmuştu; komşular bir adam bulmuşlar anneme. Kumar oynamazmış, namazında niyazında bir adammış. Eşi vefat etmiş. İki kızı varmış adamın. Anneme demiş, “sen kabulümsün, çocukların da kabulüm ama Muhammet olmaz!” Şaşırmış annem, “niye olmazmış Muhammet, o da benim çocuğum” demiş. “İki kızım var; biri on iki yaşında, biri on dört yaşında. Caiz değildir Muhammet`le kızlarımın aynı hane içinde olması” demiş adam. Üç kız kardeşim vardı ve çok düşkündük birbirimize. Annem için kolay olmadı karar vermek. Oturttu beni karşısına bir gece. “Bak Muhammet” dedi, “seni asla bırakmayacağım, ama bir süre dayınlarda kal oğlum.” Sarıldı bana; o ağladı, ben ağladım…

    İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü. Haftasına kalmadan annemi, kızlarını ve kardeşlerimi alarak memleketine götürmüş adam, Kastamonu`ya. Dayım dedi, “annenin emanetisin bana, burası senin de evin. Arada bir gelip kalabilirsin Muhammet!”

    On üç yaşındaydım, bana kalacak bir yer de ayarlamamıştı dayım. Komşulardan, akrabalardan kimse demedi bana, “sana yardım edelim” diye. On üç yaşındaydım, Ankara`daydım, bir başınaydım…

    Altı yıldır görmedim annemi ve kardeşlerimi. Bir çok kez niyetlendim Kastamonu`ya gitmeye. Dedim, “kovar beni o adam; göstermez bana ailemi.” Anneme küsüm; istese bana ulaşabilirdi diye düşünüyorum. Çok özlüyorum kardeşlerimi; Hülya`yı, Havva`yı ve Hanife`yi… Domino oynardık dördümüz. Ben bir kere bile kazanmadım; “çocuk onlar, sevinsinler” derdim. Ben de çocuktum oysa…

    Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların. Mesela, sevgililer geçiyor yanımdan ve erkekler beni görünce daha bir ötemden geçirtiyorlar kadınları. Erkekler, kadınlar, muhafazakarlar, devrimciler, hippiler, İbo dinleyenler, Metallica dinleyenler, Kafka okuyanlar, dua kitapları okuyanlar, türbanlılar, mini etekliler, herkes öyle sevgisiz bakıyor ki bana; öyle incitici, öyle hoyrat olabiliyor ki herkes…

    İbo`yu bilmeme şaşırmadınız, ama Metallica`yı ve Kafka`yı biliyor olmam ilginç gelmiştir size belki. Olgunlar Sokak`taki seyyar kitapçılardan kitaplar alıyorum. Milena`ya Mektuplar`ı okudum Kafka`dan, diğerlerini de okuyacağım. Birçok kitap okuyacağım ben; Nietzsche`nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını çok merak ediyorum mesela, bir de Oruç Aruoba`nın şiirlerini. Keşfetmem, okumam, sorgulamam gereken öyle çok yazar, hikaye, roman ve şiir var ki…

    Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.

    İkinci el kasetlerim var; Metallica kasetim de var, Fikret Kızılok kasetim de. Annem, beni dayımlara yollarken teybi bana verdi,”sıkıldıkça müzik dinle, ama sesini kıs ha” dedi. Şimdilerde teybi son ses açıyorum Metallica`yı dinlerken!

    Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Beni nefretle bakarken göremezsiniz; kabalaştığıma, etiketler koyduğuma, yaftaladığıma şahit olamazsınız. Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni. Yazmaya da başlayacağım; sevgisizliği yazacağım önce çöp kutularından topladığım kağıtlara ve sevgisizliği yazdığım kağıtlar geri dönüşüme gidip sevgi olarak dönecek aramıza. Sevgi`li insan dostlarım olacak kağıtlarda diriliveren; sevgiyle var olan canlar, kardeşler, halklar…

    Kendimle ilgili bir çok projem var. Mahkemeye başvurup adımı değiştireceğim. Ali Haydar mı olsa adım diye düşünüyordum, vazgeçtim; adım Özgür olacak benim.

    Kendime ait bir kütüphanem olacak sonra. Atık kağıtlar topluyor olabilirim; işim gereği tenimden yayılan koku pis gelebilir size ama en sevdiğim koku kitap kokusudur.

    Doğada bir başıma yaşama projem de var. Yoruldum incitilmekten, ötekileştirilmekten, lanetlenmekten. Tabiat Ana`ya sığınmak istiyorum ve bunun için otlarla ilgili kitaplar alıyorum. Otlarla beslenmek, otlarla iyileşmek, otlarla huzur bulmak istiyorum. Doğada bir başıma yaşayacaksam otların bütün kerametlerini bilmem gerekiyor.

    Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda. Ona biz bakıyoruz ve Abbas iyileşmeden Tabiat Ana`nın yanına gitmeyeceğim.

    Kafka kırk bir yaşında ölmüş; onun kadar yaşasam yeter. Kitaplar gibi kokmaktır özgürlük; otlardan sevgi büyüleri yapmak ve toprağa karıştığımda bir gün, Tabiat Ana`nın beni şefkatle anmasıdır…
  • Bir derdim var, yer götürmez düşünce
    Bir derdim var, yüze sığmaz ölürüm.
  • Kendi halimde bir derdim var, nasıl anlatsam kibar kibar
  • Şimdiye kadar okuduğum tüm kitapları/serileri bir köşeye çekiyorum. Çünkü Harry Potter ve Ölüm Yadigârları, zirvede! Yalnızca fantastik kitaplarda değil bence tüm kurgu kitapları arasında böyle. Çünkü Harry Potter bir fantastik seriden çok daha fazlası.
    Yıllarca bir spoiler bile yemeden büyüdüğüm için kendimi tebrik ederim. Çocuk kitabı bu diyerek seriyi okutmayan, izletmeyen arkadaşlarıma da sevgilerimi yolluyorum. Küçükken okusam herhalde bu kadar derinlere inemezdim.
    Tahmin ettiğim çoğu şey gerçekleşti ama beni çok şaşırtan şeyler de oldu. Ağladım, çok da güldüm. İçim acıdı bazen, kimi zaman da sımsıcak hissettim. Harry Potter serisi benim için her zaman çok özel bir yere sahip olacak. Defalarca okuyacağımı da biliyorum. Kaldı ki ben normalde bir kitabı ikinci kez okumam.
    Yaklaşık 3 paket post-it bitirdim yalnızca bu kitap için. İşaretlediğim alıntıları siz düşünün.
    Sayfalarca yazsam da seri veya son kitap hakkındaki duygularımı aktarabileceğimi sanmıyorum. Okuyan arkadaşlarım ile saatler, günler süren sohbetler ancak beni doyurabilir. Bütün taşlar o kadar güzel yerine oturdu ki. Hani derler ya 'içimin yağları eridi' tam da öyle.
    Ayrıca bir yazar ile tanışıp sohbet etme şansınız olacak denseydi bir dakika bile düşünmeden J. K. Rowling derdim. Bir yazarın kitabı nasıl kurgulayıp - özellikle seriyse- yazdığını çok iyi bildiğim için gerçekten hayran kaldım.
    Sırada, kendime geldikten ve filmleri izledikten sonra her şeyi bilerek seriyi baştan okumak var.
    Son olarak, sadece filmini izleyen kişiler varsa mutlaka kitapları da okuyun. Henüz Harry Potter ile, Sağ Kalan Çocuk'la tanışmamış olanlarınız varsa çok şey kaçırdığınızı söylemek isterim.
  • Kitabın ilk sayfalarında biraz sıkıldığımı itiraf etmem gerek. Hatta 42.sayfadan sonra belli bir süre kitabı elime bile almadım. Başuşaklık ve "vakar" muhabbeti biraz uzadı ve sıktı galiba beni. Ama kitabın kilit taşı tam da bunun üzerine kurulu. Başuşak Bay Stevens'ın hayatı artık meslek yaşamı olmuş ve kendi "vakar" düsturuyla hayattaki rolünü kabullenmiştir. Sadece buna hizmet etmeye adamış bu adamın derin düşünceleriyle haşır neşir olarak Ford ile biz de biraz İngiltere manzaraları alarak biraz siyaset, beyefendi zarafeti, farklı mertebelerde insan ilişkileri seyri içinde Bay Stevens'ın beyninde yolculuk ediyoruz.

    Bu kitapta siyasi&politik olaylar geçiyor ama amacı bunlara parmak basmak veya irdelemek değil farklı bir tarzı var hatta Bay Stevens'ın kendisi kitabın başlıbaşına tarzı diyebilirim :) Kitapla alakalı bakış açımı değiştirince (nasıl değiştirilir diye sormayın kitabı satın alırken ve okumaya başlarken insan bir modda olabiliyor :) kalan sayfalar birbiri ardına geldi ve 3 günde bitirdim. Hikayesinde herhangi bir merak uyandırıcı bir olay olmasada Bay Stevens ve diğer karakterlerin gerçekçi tasvirleri, birbirleriyle ve çevreleriyle olan diyalog ve davranışlarının resmedilişi, gereksizlikten uzak detaylı anlatımlar ile hikaye gözlerinizin önünde ete-kemiğe dönüşmeye başlıyor. Ayrıca şunuda unutmadan söylemek isterim kitabın yalın anlatımlı ama bir o kadar akıcı dili sizi direksiyonda tutmayı başarıyor ve geçtiğiniz yolları (sayfaları) aklınızın bir köşesinde canlı bir şekilde tutmayı da başarıyor.

    Özellikle kitabı okurken filminin de olduğu ve başrollerinde Anthony Hopkins ve Emma Thompson'un oynadığını öğrenince içimde nedenini bilemediğim bir şekilde kitabı hemen bitirip filmini seyretme isteği dolup taştı. Aynı his "Zorba" kitabı içinde hissetmiştim. Orda da başrolde Anthony Quinn oynuyordu ve resmen döktürmüştü. Kitabı bitirdikten sonra hemen izledim.

    Kitaba fazlasıyla bağlı kalmanın filmi kitap kadar iyi yapmayacağını bir kez daha görsemde senaryodaki bu handikapları başroldeki efsane oyuncular kapatmış. Anthony Hopkins ve Emma Thompson'ın oyunculukları hem harikaydı hem de çok iyi bir ikili olmuşlardı. Film doğal olarak kitabı birebir anlatmış değil, kitabın bazı bölümlerinin yerleri değiştirilerek kendi kurgusunu bir nebze oluşturmuş. Kurguda biraz farklılığa gidilsede kitapta geçen hemen her bölümü filmde işlemişler. Sadece konağın yeni Amerikalı sahibi Bay Farrday yerine kitabın ortalarında çıkan Bay Lewis'i kullanması dışında kitapta olmayan birşey eklenmemiş. Film kitaba baya sadık kalmış. Kitapta okuduğum her bölümü izledim diyebilirim. Sorun da birazda burada aslında kitapta geçen her kısmı ve olayı filme yerleştirmek için bazı sahneler filme sıkıştırılmış izlenimi veriyor. Bazı sahneler gözüme o kadar çok battı ki karakterin repliğinin aynısını o sahnede dedittirmek zorundaymış gibi zorlama bir eklenti ve acelecilik havası hissettim. Demek ki kitap kurgusu ile film kurgusu apayrı şeyler.

    Bu eleştirileri yapsam da genel olarak filmi beğendim. Kitabın ruhunu olabildiğince ekrana yansıtmaya çalışmış ama bunda bu iki büyük oyuncunun çok büyük bir payı var. Hakkını vermek lazım ana karakterin yolculuğu sırasında sürekli geçmişteki anıları belli bir düzen içinde yad etmesi ve bunlarla alakalı sürekli düşüncelerini paylaşmasını bir filmin kurgusu içinde yedirmek zor iş. Bunu elinden geldiğince yapmaya çalışmış ama beklediğim kadar da değil doğrusu. Yapsaydı zaten güzel değil çok güzel film olmuş derdim :) Ama yinede kitabı beğenerek okuyanların filmini de (The Remains of the Day-1993) izlemesini tavsiye ederim.