• Büyük bir öfkeyi saatli bomba gibi içinde biriktirip bunu üzerinden atamayan insanlar var.
  • Erkek kadına dedi ki:
    - Seni seviyorum,
    ama nasıl?
    avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp
    parmaklarımı kanatarak
    kırasıya,
    çıldırasıya...
    Erkek kadına dedi ki:
    - Seni seviyorum,
    ama nasıl?
    kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,
    yüzde yüz, yüzde bin beşyüz
    yüzde hudutsuz kere yüz...
    Kadın erkeğe dedi ki:
    - Baktım
    dudağımla, yüreğimle, kafamla;
    severek, korkarak, eğilerek,
    dudağına, yüreğine, kafana.
    Şimdi ne söylüyorsam
    karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana...
    Ve artık
    biliyorum:
    Toprağın
    Yüzü güneşli bir ana gibi
    En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini...

    Fakat neyleyim
    saçlarım dolanmış
    ölmekte olanın parmaklarına
    başımı kurtarmam kâbil
    değil!
    Sen
    yürümelisin,
    yeni doğan çocuğun
    gözlerine bakarak...

    Sen
    yürümelisin,
    beni bırakarak...

    Kadın sustu.

    SARILDILAR

    Bir kitap düştü yere...
    Kapandı bir pencere...

    AYRILDILAR...
  • Üç yüz yıl evvel söylemiş Karacoğlan
    (Ahlakçılara ithafen)
    ''Çözemedim ak göğsünü düğmeden
    Emsem dudağını kimse duymadan
    Sevmeli güzeli, övmeli değil
    Güzel sevmek günah değil
    Dört kitapta yerin gördüm''

    Sonra, Turgut Uyar:
    “yeni sağılmış sütlerin tadına varıyorum
    göğüslerinin arasındaki o esmer çukurdan akıyor kanım
    kimsenin girmediği ıssız ormanına dalıyorum senin,
    bir kaplansın!..''

    Ve çağdaşımız Küçük İskender:
    ''...ve bu sülalenin bütün arsız, ağızsız ağıtlı kapılarını
    o sisli yüzlerin yüzüne kapatmalı''
  • Kitap dört farklı öyküden oluşmakta;
    1) Mürebbiye
    2) Yaz Novellası
    3) Geç Ödenen Borç
    4) Kadın ve Yeryüzü

    ilk öykümüz mürebbiye,dünyanın en masum duygularından biri olan aşk üstüne yazılmış kısacık,bir okadar da yoğun duyguların anlatıldığı aşk çıkmazı.
    Genç bir kadının aşık olması ve sonrasında yaşanan acı dolu olayları kısaca anlatmış yazar. Gözlerden uzak yaşanan bu aşkın iki masum tanığı vardır,onlar artık mürebbiyelerini üzen şeyin ne olduğunu bilmektedirler ve acısını dindirmek için ellerinden geleni yapmak isterler,tabiki bu iki çocuğun masumca istek ve hayallerinden biridir taki insanların acımasız önyargılarıyla tanışana dek... Böylece iki masum,gerçek dünyayla yüzleşmiş oluyorlar insanların bu acımasızlıkları karşısında. Belkide bir gün insanca yaşamanın değerini bulacak ve iyiliğe ulaşabileceklerdir kimbilir...
    İkinci öykümüz Yaz Novellası,orta yaşlı bir adamın, 16 yaşlarında bir genç kısa platonik bir aşkla,masumca yazılmış aşk  mektuplarını konu alıyor. Aldığı her mektupla büyümeye başlayan genç kızın ruhsal çözümlemelerini,muhteşem bir betimleme tekniğiyle önümüze sermiş yazar. Okurken ister istemez o yıllara gidiyor insan ve kim istemez ki kendini mutlu eden mektuplar almayı...
    Üçüncü öykümüz Geç Ödenen Borç,
    birbirlerine çok bağlı iki dostun, geçmiş yıllarda yaşadıkları platonik aşk hikayesini anlatıyor. İki dostun paylaştıkları bir aşk bu ve sonrasında yıllar sonra gelen bir itiraf... İnsanın hayatın kırılma noktalarından birini itiraf etmesi yıllar sonra bile olsa çok zordur diye tahmin ediyorum.
    İnsanın saygınlığını yitirmesi ve bir dilenci yerine konulmasını çok güzel kaleme almış yazar.
    Açıkçası beni en çok etkileyen bu öykü oldu.
    Nedenine gelince konusundan ziyade yazarın betimlemeleri ve hayal gücüme kattığı canlılık oldu. Öyle bir yer hayal ettiriyor ki yazar, yeşillik,orman,kuş cıvıltıları, sessizlik,taş ev... Orada olmak için can atıyorsunuz. Belkide hep hayalini kurduğum ve hiç bir zaman gerçekleştiremediğim bir hayali yaşattı bana Zweig... Tam manasıyla muhteşem bir öyküydü.
    Dördüncüsü Kadın ve Yeryüzü,ağır bir doğa betimlemesiyle başlıyor bu öykümüz ve Zweig daha önce hiç görmeyenlere kendi gözünden yeryüzünün nasıl bir şey olduğunu anlatıyor. Yeryüzünü kendi içinde duyumsuyor adeta hissediyor doğayı. Benim bu öyküde konusundan çok betimlemeler ve kelimelerin muazzam şekilde kullanılışı dikkatimi çekti. Her zamanki gibi Zweig ustalığını konuşturmuş bu öyküsünde. Birde bu öyküyü okurken aklıma Hasan Ali Toptaş'ın "bin hüzünlü haz" kitabı geldi o kadar çok benzer yönleri vardı ki,iki yazara da hayran kalmamak mümkün değil çünkü insan bu kadar güzel kelime cambazlığına her yerde rastlayamıyor...

    Her zaman olduğu gibi gerçeklerle başbaşa bıraktığı dört öyküyle bizleri selamlıyor Zweig.
    Ve bizleri kara kara düşüncelere iterken,yaşamı ve hayatı tekrar tekrar sorgulatıyor...
    Mutlaka okumanız dileğiyle,kitapla kalın ve Keyifli okumalar...
    Stefan Zweig
    Mürebbiye
    Türkiye iş Bankası kültür yayınları
    Çeviri:İlknur İgan
    Sayfa:96
  • Ibrahim Sadri
    ben sevdanın oturduğu sokakta oturuyorum
    geceler hiç bitmiyor ben hiç uyumuyorum 
    gecenin efkarı iniyor perde perde 
    sevdanın hayali vuruyor arada bir içime 
    ben sevdanın oturduğu sokakta oturuyorum
    hani şu perdelerinde mavi kuş resimleri olan 
    ali bakkalın hemen yanında 17 numara 
    o kırgın hayatın tam ortasında 
    hani duvarlarında hala yazılar olan o sokakta 
    biri gurbetin ,biri ihanetin, 
    biri de seni böyle sevmenin hikayesi 
    sevdanın camı bana bakıyor ben cama 
    ve bak sen şu serencama 
    pencere önünde menekşeler ,hatmiler 
    bide gece sefası ,bide haytalığı adamın 
    abi bide sevdanın hayali vuruyor arada içime 
    iyi oluyor diyorum bu sana iyi oluyor 
    arada bir arkadaşlar geliyor laflıyoruz ordan burdan 
    anlarsın ya güzel abim 
    iç cebimde bir umut doğuyor 
    bide nerden bulduysam resmi sevdanın 
    resimde sevda inadına gülüyor 
    sevdam gayri resmi bilmekteyim 
    gel ki benim abim 
    birazda üstümüzde macera güzel duruyor
    yani yakışıyor adama yakışıklı bir sevda 
    hayat haybeye vurmuyor yüzümüze belasını
    hayat sokağımızda bir kehribar tespih gibi 
    dokuyor tanelerini takır takır yüzümüze 

    ben sevdanın oturduğu sokakta oturuyorum 
    geceler hiç bitmiyor ben hiç uyumuyorum 
    ağzımda fiyakalı bir ıslık 
    zulamda ağır yarası sevdanın 
    ali bakkalın çırağı metin anlıyor halinden insanın 
    metin nedir senin niyetin 
    kap bakalım abine bir taze ekmek biraz zeytin 
    bu akşam yine odamda efkar var 
    anlarsın ya metin adamın halinden adam anlar
  • Gerçeklik ve fantazi arasındaki mücadele, insan psikolojisinin ilginç bir yönüdür.Bu aynı zamanda kitabın da ana temalardan biri. Roman; genç, orta sınıf bir entellektüel olan Nicholas Urfe hakkında. Nicholas,yaşadığı Londra’yı ve kız arkadaşı Alison'u bırakarak İngilizce öğretmeni olarak çalışmak için Yunan adası Phraxos’a gider. Bu adada, gizemli bir karakter olan Maurice Conchis tarafından kurulan büyülü ve mistik oyunların olduğu bir dünyada yerini alır. Conchis'in yarattığı büyülü dünyada, Nicholas'ın çılgınca aşık olduğu çift karakterli,esrarengiz ve güzel Lily-Julie büyük rol oynar. Lily-Julie karakterinin gerçek dışı olanı, Nicholas'ın kendi iç dünyasındaki fantezisini temsil ederken, Alison ise, gerçek sevgiyi ve Nicholas'ın gerçek benliğini temsil eder.
    Fowles burada, Nicholas'ın davranışları ile günlük yaşamda insanın içindeki “narsisizm” ve “gerçeklerden kaçma” duygularını inceleyerek aralarında paralellikler çizmeyi amaçlar. Bu yüzden, okuyucuya; Nicholas karakterinin, kurduğu hayali dünya ile kendi problemini bile göremediği gerçek arasında sıkışıp kalma ikilemini yaşatır. Onun narsisist kişiliği ile, rahatsız edici gerçeklerden kaçan, kendini nesnelleştiren ve egosunu tatmin etmek için insanları kullanan bir karakter profili çizer. Bir bakıma, anlamsız davranışlar ve masum yalanlar gibi görünen şeyin aslında, kendini ve çevresindekileri inkar etmesi olduğunu vurgular.
    Kitabı okudukça ve Nicholas’ın hikayesini inceledikçe, günümüz toplumunun bireyselleşmesinin ve ötekilere olan düşmanlığının cesaretlendirilmesinin sebebinin, insanların narsist bir çizgide olmaları ve gerçekliklerden kaçma eğilimlerinin yüksek olmasından dolayı gerçekleştiği sonucuna ulaştım. Büyücü, okurken üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap...
  • Orta Çağın en büyük seyyahı ve Rıhlet-ü İbn Battûta diye bilinen seyahatnamenin yazarıdır. Devrin en önemli seyyahlarında olup dünyayı dolaşmıştır.
    İbn-i Batuta ismiyle meşhur olan seyyahın asıl adı, Şemseddin Ebu Abdullah Muhammed b. İbrahim'dir. 1304'te Tanca'da doğmuştur. Berber kabilelerinden Levatalara mensuptur. Yirmi iki yaşına kadar Tanca'da yaşamış, hukuk ve din tahsilini de buranın medrese (üniversite) sinde yapmıştır. İlk defa hacc maksadıyla Hicaz'a doğru yolculuğa çıkmış, İskenderiye'ye kadar uzanan bu seyahatinde uğradığı yerlerde İslâmi mevzuları bilen bir zat olarak halkın ve belde ileri gelenlerinin iltifatlarına mazhar olması, onda devrinin İslam dünyasını tanıma merakını uyandırmış, maceracı ve araştırıcı ruhunu kamçılamış, böylece çeyrek yüzyılı aşan seyahatleri ile Mısır, Suriye, Arap yarımadası, Irak, İran, Doğu Afrika, Anadolu, Kuzey Türk illeri, Doğu Asya, Hindistan Çin, Endülüs ve Sudan gibi ülkeleri görmüş, tanımıştır. Sonra da bu Sebahatlarının neticesinde, on dördüncü yüzyıl İslam dünyası ile Türk âlemini canlı levhalar halinde seyahatnamesinde aksettirmiştir.

    İbn-i Batuta'nın üç seyahati vardır. Bunların ilki en uzunu olup doğu ve batıda ziyaret etmediği bir yer bırakmamıştır. Gezilerinde en fazla kaldığı yerlerden biri Hindistan, diğeri Çin'dir. Hindistan'da iki yıl, Çin'de iki buçuk yıl kadılık yapmıştır, Dolaştığı her yerde hâkimlerle, kadılarla, ileri gelenler ve mühim kimselerle tanışmıştır. Onların adetlerini, törelerini, yediklerini, içtiklerini, eğlencelerini en ince bir şekilde tesbit etmiş, aralarındaki geçimsizlikleri, entrikaları kavgaları canlı tablolar halinde nakletmiştir. Dindar bir kimse olmak itibariyle her gittiği yerde, işittiği din adamları ile tanışmış mukaddes makamları ziyaret etmiş, dini müessesler hakkında malumat toplamıştır. İslam âlemine ilk defa hind fakirlerinden, Anadolu ahilerinden ve İran hatimlerinden bahseden seyyah o olmuştur. Bu yönü ile ayrı bir değer taşır. 

    İbn-i Cüzey, İbn-i Batuta'nın hatıralarını yazma işini 1355 yılının Ocak ayında tamamlamıştır, İbn-i Batuta 1369 yılında vefat etmiştir. 

    İlk yolculuğunda Kuzey Afrika'dan geçerek Mısır'a varmış, Nil vadisinden birinci şelaleye kadar gitmişti. Yalnız o sırada bu bölgede savaş yapılmakta olduğu için geri dönerek Suriye'ye burada da fazla kalmayarak İran'a ve ikinci defa Mekke'ye gelmiş, buradan da Kıpçak eline kadar uzanmıştır. 

    İbn-i Batuta Kıpçakların yaşayışı üzerine çok ilgi çekici bilgiler vermiştir. 
    Batuta 1342'de 2000 atlı ile Çin'e gitmek üzere yola koyulmuştu. Çin imparatoruna birçok yüksek değerde hediyeler götürüyordu. Kervan yolda yerli kabilelerin hücumuna uğradı, yağma edildi. İbn-i Batuta da Delhi'ye dönmek zorunda kaldı ikinci defa yola çıkışında önce Malakar kıyılarına geldi, burada deniz yolculuğuna elverişli rüzgârları beklemek için üç ay kaldı 

    İbn-i Batuta, Tombukta'ya kadar gitti. Coğrafya bakımından İbn-i Batuta Sudan ile Nijerya bölgesinin gerçek kâşifi sayılmaktadır. Zengibar Hint -Kuş, Maldiv adaları ve Sumatra'ya dair verdiği bilgiler sonradan kaptan Gudlain, J.Wood Soltorgraje gibi batılı gezgin ve uzmanlarca doğrulanmıştır. 

    İbn-i Batuta Asya ve Afrika'nın birçok ülkeleri hakkında coğrafya ve tarihle ilgili pek değerli bilgiler verir. Bunlar arasında Sudan'daki zenci Manding devleti hakkındaki notları ile bu devleti unutulmaktan kurtarmıştır. Bundan başka kitabın Hindistan bölümünde bu ülkenin tarihini anlatmakla yetinmemiş, buradaki sosyal sınıflar, toplum hayatı ve gelenekler üzerinde çok zengin bilgiler vermiştir. 

    İbn-i Batuta kitabında çağındaki birçok Türk ülkelerini de çeşitli yönleri ile anlatır.Yukarda adı geçen Kıpçak elinden başka gezi notlarında Luristan Atabeylerine, İlhanlılara, Çoban Oğulları'na, Artuklıların İlgazı koluna da geniş yer verilmiştir, İbn-i Batuta bu ülkelerdeki komutanları, bilim adamlarını, ordu ve hükümet kuruluşlarını uzun uzun anlatıyor. 

    Osmanlı devletinin kuruluş çağında Anadolu'daki Türk beylikleri üzerine de İbn-i Batuta'nın kitabında çok zengin bilgiler vardır. Bu ara Osman beyin oğlu Orhan Gazi'ye çok önemli bir yer ayırmıştır. Osmanlı devletinin temel müesseselerini meydana getiren Orhangazi'nin yüze yakın kalesi olduğunu, bu büyük devlet başkanının durup dinlenmeden bunları kontrol ettiğini ve daima cenge hazır olduğunu överek anlatır. Anadolu'ya dair verdiği bilgiler arasında ahilere dair olanlar çok ilgi çekicidir. İbn-i Batuta çifte bir sosyal gaye ile kurulmuş olan Ahiliğin tüzükleri buyrukları üzerine geniş bilgiler verdikten sonra, büyük askeri şeflerin bu ahilerden seçildiğini de söyler. 
    İbn-i Batuta'nın kitabında bütün bu coğrafya ve tarih bilgilerinden başka, gezip gördüğü yerlerde yaşayan insanların yeme içme ve giyinişlerine, kullandıkları vasıtalara da büyük yer ayrılmıştır. XIV. Yüzyıldaki İslam dünyasının ekonomi san'at ve ulaştırma v.b. işleri üzerine araştırma yapanlar için İbn-i Batuta'nın kitabı çok değerli bir hazinedir.
    Adana ve Şereflikoçhisar'ı almaması biraz kızdırsada güzel bir seyahatname yazmış