Baudelaire’i okumak, güzelliğin mermerleştirilmiş hâline dokunmaktır.
Soğuk, mesafeli, neredeyse insansız bir estetik…
Kötülük Çiçekleri tam olarak bunu yapar: Çürümeyi bile zarafete dönüştürür.
Günahı, melankoliyi, arzuyu ve ölümü bir vitrine koymaz; hepsini şiirin içine gömer.
Ama bu kitabı okurken zihnimde iki ayrı metin vardı. Biri Baudelaire’in kurduğu o sert, heykelsi dünya.
Diğeri ise Türkçede karşıma çıkan, yer yer ağırlaşmış, eski kelimelerle kalınlaşmış bir dil. “Zira”, “idin”, “zalimler sultanı” gibi tercihler, şiirin soğuk berraklığını dramatik bir örtüyle kaplıyor.
Oysa Baudelaire süslü değildir; yoğun ve nettir.
Şiir çevirisi zor bir iştir, biliyorum. Ritim, imge, müzik… Hepsini birlikte taşımak gerekir.
Ama burada hissettiğim şey, kelimelerin ruhu taşımakta zorlandığı. Atmosfer var, evet. Fakat o mermer dokunuş bazen kadifeye dönüşüyor. Sertlik yumuşuyor, mesafe azalıyor, şiir biraz “fazla söylenmiş” hissi veriyor.
Yine de bu kitap büyük.
Çünkü Baudelaire modern şiirin kapısını aralayan isimlerden biri. Onu okumak, karanlığın estetikle nasıl birleştiğini görmek demek. Belki de sorun Baudelaire’de değil; bizim onu hangi Türkçeyle okuduğumuzda.
Kötülük Çiçekleri bende hayranlık da bıraktı, huzursuzluk da. Ve sanırım tam da böyle bir kitap bu: güzel ama soğuk, etkileyici ama mesafeli. Çeviriyle biraz yaralanmış olsa da, altındaki karanlık hâlâ canlı.