"Burada," dedi, "hepimiz etten kemikten yapılma canlılarız; ağlayan, gülen canlılar, otların üzerinde, çıplak ayak dans eden bedenler. Sevin onu. Bedeninizi sevin. Bütün yüreğinizle. Dışarıda, bedeninizi sevmeyenler var. Ondan nefret ediyorlar. Gözlerinizi sevmiyorlar; ilk fırsatta onları oymaya hazırlar. Sırtınızdaki deriyi de sevmiyorlar. O deriyi yüzmeye hazırlar. Ah, benim güzel insanlarım; onlar ellerinizi de sevmiyorlar. O elleri yalnızca kullanır, bağlar, zincire vurur, kesip atar, ya da boş bırakırlar. Ellerinizi sevin! Sevin. Onları kaldırın ve öpün. Bir elinizle öteki elinize dokunun, okşayın; ellerinizi yüzünüze sürtün, çünkü onlar yüzünüzü de sevmiyor. Yüzünüzü siz seveceksiniz, siz! Yo, ağzınızı da sevmiyorlar elbette. Orada, dışarıda, ağzınızın yarıldığını görmek, onu bir daha yarmak isteyenler var. O ağızdan çıkan hiçbir şeyi önemsemeyecekler. O ağızdan fırlayan çığlığı duymayacaklar. Bedeninizi beslemek için o ağza sokacağınız her lokmayı çekip alacak, size kendi artıklarını verecekler. Hayır, ağzınızı sevmiyorlar. Onu siz sevmek zorundasınız. İşte burada, böyle bir bedenden söz ediyorum. Sevilmesi gereken bir bedenden.