Okurken etrafındaki hiçbir şeyle ilgilenmemek konusunda olağanüstü yeteneği olan biri muhakkak başka ince işlerde de mahir olmalıydı. Mesela güzel resim çizebilir, kendi başına hoş vakit geçirebilir, çok lezzetli yemekler yapabilirdi. Böyle insanlar sanırım insan ilişkilerinde daima kırılgan bir yapıya sahip olur ancak kırılganlığını kimse hissetmesin diye kendi kıyısının sakini olmayı tercih ederlerdi. Okuduğu kitaba böylesine derin dalabilmişse başını kendi omzuna yaslayacak kadar hüner sahibiydi belli ki.
Ne var ki kütüphaneden ödünç kitap almaya hâlâ alışamadım. Bir kitabı okuyacaksam, kendi kitaplığıma ait olmalıydı. Emanet kitabı okumak, benim için bir tür eziyetti. Hem, kendine ait bir kitabı okurken, hangi sayfada karşıma ne çıkacak, nereye şerh düşeceğim, hangi satıra mim koyarak içimden geçenleri ele vereceğim diye elinde kırmızı bir kalemle okumanın tadı; sadece okumak için dokunabileceğim ama üzerinde hiçbir tasarrufta bulunamadığım bir emanet kitapta hissedilebilir mi? Hayatımda bir defaya mahsus emanet kitabım olmuştu. O da kitaplarımın arasında bir ukde olarak durur hâlâ.