Yaşamımı yıllarını bir yol boyunca sıralanmış, birbirine bağlı, telefon direkleri gibi hayal ediyordum. Bir, iki, üç... on dokuz telefon direği sayabiliyordum, ama sonra teller boşlukta sallanıyor ve ne kadar çabalarsam çabalayayım, on dokuzuncudan sonra bir tek direk bile göremiyordum.
Neden ağlayacağımı bilmiyordum ama birisi bana bir şey söylerse ya da çok yakından bakarsa gözlerimden yaşların, boğazımdan hıçkırıkların boşanacağını ve bir hafta boyunca ağlayacağımı biliyordum. Gözyaşlarının içimde kabarıp dolu ve dengesiz bir bardağın içindeki su gibi çalkalandığını hissedebiliyordum.
Gökyüzünün doruğunda beyaz, kayıtsız bir güneş parlıyordu. Kendimi bu güneşte, bir melek kadar ince ve uçucu bir hale gelene dek bir bıçak gibi bilemek istedim.
Zikzakçılar, öğrenciler, ustalar arasından geçip kendi geçmişime, birbiri ardından akıp giden ikiyüzlülükler, gülücükler ve tavizlerle dolu yıllara kaydım. İki yanımda insanlar ve ağaçlar bir tünelin karanlık duvarları gibi geriye doğru akarken, ben tünelin ucundaki durgun, parlak noktaya, kuyunun dibindeki çakıla, annesinin karnında gizlenen tatlı, beyaz bebeğe doğru hızla atılıyordum.