Allah'ım nolur gönlüme inşirah ferahlığı ver.Günlerdir içimde yanan orman gönlümü çaresiz bıraktı.5 dikişlik olan parmağımın içindeki cam kırıklarını bayılmadan suda temizleyip kanını azalttım da.Dikişi bitmiş uyuşuk parmakla hala ağlıyordum sedyede...Kalbimdeki can kırıklarını çıkaramadım... Kahroldum, en çokta ilişki içinde mutlu olması için didinip durduğum insanın."Ben, sen hayatıma girmeden önce daha mutlu bir insandım .Ayrıldım ben senden ayrılmak istiyorum."deyişine...Benim gücüm bunu toparlamaya yetmedi ,Allah'ım sana havale ediyorum... Ve kalbimi sana emanet ediyorum.
İnsan ve Duygular
Öpüşme mesafesinde evler, çarşaf gibi göz gözü görmeyen iffetli pencereler Aralarını ayıran serin taş sokaklar,küçeler Uzaktan gelen eskici sesi ,ezan sedası Kuş sesleri ,çocuk neşesi ,patlayan balonlar Balkonları süsleyen vita saksılarında fesleğen kokuları Dış kapı kenarında ikindiyi müteakiben minderine kurulmuş tefekküre dalmış nineler Dişleri tespihe dökülmüş, son akşamı beklerler.. Komşuda tuz bitmiş küçük kızları kapıda Bana sorsa oysa kalbim onun boş kabında İlk aşkın tadı tuzu zaten platonik kıvamda Annem yaz sıcağında tandır başında alın teri serecek soframıza.. Bir zeytin ikiye bölünecek Bereket yerden yükselecek çünkü şükür var yemeğin sonunda Babam şehre inmiş ,karsı yolu tozu dumana katan işte şu yarım otobüste Bana patpat ve birkaç balon sözü var Ayağımda sağı solu karıştırmış kara lastikler Başım okşanma yaşında Gözlerim ufuklardan henüz habersiz Ayrılık çalmamıştır daha kapımı İlk okul maceram beyaz yaka mavi önlüğüm Aç yattığım geceler sınıf sıram banyo sıram yemek sıram ranza numaram okul numaram yırtıldıkça büyüyen ayakkabı numaram.. Dinlediğim kasetlerden ezberlediğim şarkılardan ibaret ifade kabiliyetim Anılar sonra sonra birikecek günlükler yetişmeyecek küskünlüklerime İçimdeki umudu ancak yaradan taşıyacak arkamdan..
Reklam
Teyze sırada önüme geçti diyom sıra var gençlik bitmiş diyo ulan insan gibi iste vericem amk
kahvem bitmiş derslere odaklanamıyorum 🤦🏻‍♀️
Akşam olmuştu. Salonun köşesindeki saat, her zamanki gibi ağır ağır ilerliyordu. Televizyon açıktı ama ikisi de izlemiyordu. Aynı koltuk takımında, aynı evin içinde, birbirlerine birkaç metre uzaklıkta oturuyorlardı. Fakat aralarındaki mesafe kilometrelerle ölçülecek kadar büyümüştü. Bir zamanlar saatlerce konuşabildikleri insanla şimdi iki cümle kurmak bile yorucu geliyordu. Kadın mutfaktan çay getirip masaya bıraktı. — Şeker atayım mı? Adam telefondan gözünü kaldırmadan cevap verdi: — Nasıl istiyorsan. Ne bir teşekkür... Ne bir gülümseme... Ne de göz göze gelmek. Sanki yıllarca aynı yastığa baş koyan iki eş değil de, mecburen aynı evi paylaşan iki yabancıydılar. Kadın pencereye yöneldi. Dışarıda yağmur yağıyordu. Eskiden yağmuru severlerdi. Cam kenarında oturup kahve içer, gelecekten bahsederlerdi. Kurdukları hayaller vardı. Şimdi ise hayallerden geriye yalnızca faturalar, sorumluluklar ve bitmek bilmeyen bir sessizlik kalmıştı. En acısı da kavga etmemeleriydi. Çünkü kavga etmek bile hâlâ bir şeyleri önemsemek demekti. Onlar artık tartışmıyordu. Sadece susuyorlardı. Ve bazen suskunluk, söylenen en ağır sözlerden daha çok yaralıyordu insanı. Kadın gözlerini kapattı. İçinden geçenleri söylemek istedi. "Ben yoruldum." "Beni hiç fark etmiyorsun." "Aynı evde yaşayıp bu kadar yalnız olmak canımı acıtıyor."
Kimine göre bitmiş bir hikâyeydim, kimine göre yarım kalmış bir ihtimal. Ben ise hep aynı yerde kaldım; nasibe bıraktım, umudu terk etmedim.
Reklam
Reklam