• Kapı tarafındaki ilk kişi olan uzun boylu, zayıf, parlak kızıl bıyıklı ve gözleri ağlamaklı orta sınıf temsilcisi başını elleriyle desteklemiş bir vaziyette oturuyor ve tek bir noktaya bakıyor. Gece gündüz başını sallayarak, iç çekerek ve acı acı gülümseyerek hüzünlenir. Konuşmalara nadiren katılır...
  • gözlerini çok iri ve kapkara gösteren kocaman gözlükleri vardı. İşin gülünç yanı, erkek gibi bıyıklı oluşuydu. Bu yüzden müdire olmuştu herhalde. 🤣🤣🤣🤣
  • 320 syf.
    ·Beğendi·9/10
    "Bu kitap herkes ve hiç kimse içindir." Masadan en son kalkanlar için.
    Bu kitap senin için yazıldı kardeşim, üstinsana köprü olacak potansiyeli taşıyan, hakikati damla damla içmeye yeltenen birkaçı için!

    Zerdüşt bir sabah tanla kalktı, güneşin karşısına geçerek seslendi:
    "Ey ulu yıldız! Aydınlattıkların olmasaydı, nerede kalırdı senin mutluluğun!" Bu güneşin doğuşu, onun batışıydı.

    Öncelikle bu zamana kadar okuma/derinine inme fırsatı bulduğum başka hiçbir filozofun beni Nietzsche kadar çarpmadığını belirtmem gerek. Beni kendime getiren, uyandıran hakiki bir tokat.

    Nietzsche'yi iki parçaya ayırırsak daha rahat anlayabiliriz. İlkin
    Nietzsche denen pos bıyıklı; yürekli, zeki, umursamaz, kendinden çokça emin biriydi.
    Nietzsche'deki 'Öteki' ise öfkeyle dolu, kendi kabına hiç mi hiç sığmayan, hiddetli, anlaşılmaz, öveyim derken hışmına uğrayabileceğiniz biridir. Öteki, sıklıkla kitaplarında gördüğümüz yüzüdür. Şöyle ki; Nietzsche'nin kitapları vaaz verir, sopalar, hatırlatır, bazense haykırır. Çünkü duymayı unutmuş kulaklarımıza ancak bir yıldırımın sıçratan coşkusuyla seslenilebilir. Bu yüzden bu kitap herkes içindir!
    Bu Nietzsche ve Öteki ikiliği, zannımca felsefesini yorumlama niyetinde olan eleştirmenleri yanıltan bazen de onlara malzeme çıkaran en önemli nokta olmuştur. Nietzsche'den hoşlanmayanlar Öteki'yi koz olarak kullanmış, onu öncü alan güruh ise diğer özellikleri örnek göstererek işin içinden sıyrılmaya çalışmıştır.
    Bir insanın tam zıttının yine kendisi olması bu yüzden çok gariptir. Her insan işte bu ikiliğin ağır basan tarafıyla diğerinin kaotik savaşımını içinde taşır.

    Nietzsche'nin, yıllar boyu sentezleyip ortaya koyduğu felsefesinin temel taşını "üstinsan" oluşturur. Tarihteki temel taşlarının tamamı gibi Üstinsan da, öznel yorumlanmaktan kaçamamış bilhassa çağının kurbanı olmuştur. Bunda her ne kadar Nietzsche'nin açık bir tanım yapmamasının suçu olsa da asıl pay Nietzsche'nin kızkardeşi Elizabeth'indir. Elizabeth Forster Nietzsche; bir anti-semitist, bir Nazi sempatizanıdır ve
    Nietzsche öldükten sonra onun çeşitli eserlerinden Nazi propagandası yapılabilecek olan kısımları derleyip(bazı felsefe tarihçileri kendinin bolca ekleme yaptığını söyler) "Güç istenci" adıyla kitaplaştırır. Dünya savaşına yol açacak çok çeşitli etkenler dizisi yanında bu propagandaların da çığırından çıkmış bir halk üzerindeki etkisi çok büyük olmuştur. Hitler bunun gibi bir ton kitabı ve mecmuayı referans göstererek sözde üstün bir Alman ırkı yaratmak için 6 milyonu Yahudi olmak üzere 17 milyonu aşkın insanı canice yöntemlerle öldürmüş/öldürtmüştür.
    Wilhelm Reich'ın ifadesiyle:
    "Küçük adam! Nietzsche'nin 'üstün insan'ı olmak için tepelere tırmanmakla, Hitler'in "aşağı insan"ı olmak için aşağılarda bulunmak arasında bir seçim yapma hakkın vardı. Sen ise 'Heil'(yaşasın) diye bağırdın ve aşağı insanı seçtin!"

    Nietzsche'nin kendisi ise, hem Alman milliyetçiliğinin hem de Yahudi-karşıtlığının sıkı bir eleştiricisiydi. Bu karşıtlık yüzünden de Nietzsche, tarih boyunca en fazla yanlış anlaşılan çoğu zamansa pek de anlaşılmayan filozofların başında gelir. Onu yüzeysel okuyan birinin, üstinsanın kavgacı ve salt şiddet yanlısı olduğu gibi bir izlenime kapılması olasıdır. Bu yüzden bu kitap hiç kimse içindir!

    Neden Zerdüşt?
    Nietzsche her şeyden önce bir filoloji profesörüydü(24 yaşında Basel üniversitesine profesör olarak atanmıştı.) Bu yüzden Antik Yunan başta olmak üzere Fars medeniyetine kadar geniş bir kültürel yelpazeyi tanımış, incelemişti. Zerdüşt'ü, tarihte benzeri görülmemiş şekilde bir anti-peygamber olarak baştan yaratır.
    Pos bıyıkların ardından çıkan kendi sözlerine kulak verelim;
    "Bu şerefi ben bir farsa vermeye mecbur oldum: Çünkü tarihi, en önce, bütün ve büyük olarak düşünen Farslardır."

    Tanrı ölebilir miydi?
    Zerdüşt, insanlara Tanrı'nın öldüğünü haber veren bir elçi gibi tasvir edilir. İlk defa La Gaya Scienza(Şen Bilim)'de müjdelenen bir ölüm haberidir bu. Öğle aydınlığında el feneriyle Tanrıyı arayan kaçık bir adam seslenir bize.
    "Onu biz öldürdük, sizlerle ben. Onun katiliyiz hepimiz! Peki ama bunu nasıl yaptık. Denizi kim içebilir?"
    Tanrı'nın ölümü apaçık bir felakettir, ama bilirsiniz, her felaket bir fırsatı beraberinde getirir. Pekala Tanrı öldüyse o zaman sonunda iyi-kötü kavramlarının ötesine geçebiliriz. Çökmüş ahlak sistemleri öneren dinleri, en dindar olanı en ahlaksız olan din adamlarını bir kenara atabilir, kendi gerçek ahlaki kavramlarımızı yaratabiliriz. Tanrı'nın ölüşü gerçek erdemlerin yükselişidir artık.
    Üstad Heidegger, Nietzsche'nin Tanrı öldü sözünün, Batı felsefesi ve metafiziğinin bütün kavramlarının yıkılıp baştan yazılmasına sebep olduğunu ve bir kırılma noktası yarattığını bu yüzden öne sürer.
    Ayrıca değinmek gerekir ki Varoluşçuluk(Existensializm) felsefesi savaş dışında iki büyük kaynaktan beslenmiştir, bunların biri Hegel(Kirkegaard nedense çok içerlemiştir bu zata) diğeri Nietzsche'dir. Çünkü Stirner baklayı ağzından çıkaran ilk filozofsa(W.Adorno), Nietzsche bütün Avrupa'ya 'bakla ithal eden' bir filozoftur.
    Hakikatin değeri ve ne'liği üzerine yaptığı sorgulama ayrıca Post-modernist ve Post-yapısal anlayışın/felsefenin ortaya çıkışına ön ayak olmuştur. Buna etkilediği bir ton önemli ismi de ekleyebiliriz. İlk aklımıza gelenler; Cioran, Bataille, Camus, Sartre, Foucault, Zweig, Hitler, Palahniuk, Musil, Adler, Jung, Hesse gibi dehalar.
    Düşüncelerinden beslendiği kişilerse tabii ki Schopenhauer (Bkz. İstenç ve tasarım üzerine) başta olmak üzere Sokrates, Platon, Spinoza, Dostoyevski(Yeraltından notları coşkuyla okuduğu söylenir), Hegel, Kant, Stendhal, Montaigne, R.Waldo Emerson ve hatırlamadığım diğerleri.

    Toplumun her kesimi kendi kabiliyeti ölçüsünde felsefe okuyabilir, anlayabilir. Felsefi doktrinlerin asıl hedef kitlesiyse sürünün cehalete yönelimi karşısında tek aydınlatıcı olan entelektüel-aktivist kitledir.
    La Mettrie der ki; "Felsefenin nüfuz edebileceği kişiler sadece halihazırda aydınlanmış ve korkacak hiçbir şeyi olmayanlardır."
    Zerdüşt de pazaryerinden vazgeçer bu yüzden. O kulakların duyacağı ağız olmadığını fark eder. Masadan en son kalkanlara, hakikati damla damla içmeye çalışan ve toplumun, dinin dayattığı bütün ahlaki ilkeleri darmadağın edip kendi erdemlerini yaratanlara seslenmeye başlar. Tanrı yoksa korkuya da gerek yoktur, korkunun olmadığı yerde de ahlak ve aydınlanma bir çiçek gibi açmaya, yayılmaya başlar.

    Böyle homurdandı Samet Ö. ve kendi mağarasının yolunu tekrardan adımlamaya döndü.
    "Karanlık dağlardan doğan bir sabah güneşi gibi parlak ve güçlü."
  • Kısa adımlarla sana geliyorlar, tatlı gülücükleri, tanıtım ilanları, gazeteleri, bayraklarıyla; büyük, aptalca davaların sefil savaşçıları, çocuk felcine, kansere, yoksul konutlarına, sefalete, yarı felce, körlüğe karşı savaş açan kemikli maskeler, arkadaşları için dilenen hüzünlü şarkıcılar, küçük masa örtüleri satan dayak yemiş yetimler, evcil hayvanları koruyan etleri çekilmiş dul kadınlar. Sana yanaşan, seni alıkoyan, seni işleten, aşağılık hakikatlerini, sonsuz sorularını, hayır işlerini, doğru bildiklerini senin yüzüne tüküren herkes. Göğsünde ve sırtında birer ilanla dolaşıp dünyayı kurtaracak olan gerçek iman sahipleri. Acı çeken sizler O'na gelin. İsa dedi ki, Görmeyen sizler görenleri düşünün.
    Soluk benizliler, lime lime yakalılar, sana hayatlarını, hapishanelerini, düşkünler yurdunu, sahte yolculuklarını, hastahanelerini anlatan kekemeler. Yazım kurallarında reform yapmak isteyen yaşlı ilkokul öğretmenleri. Eski kâğıtları toplayıp üretime yeniden kazandırmak için yüzde yüz etkili bir sistem geliştirdiklerine inanan emekliler, strateji uzmanları, yıldız falcıları, su kaynağı arayıcıları. Üfürükçüler, mucize tanıkları. Sabit fikirleriyle yaşayan herkes; insan müsveddeleri, insan kalıntıları, kahvelerde, barlarda patronların tepeleme doldurdukları bardakları ağızlarına götüremeyip onların eğlencesi olan zararsız, bunak ucubeler, saygıdeğer görünmeye çabalayarak Marie Brizard'larını bir dikişte yuvarlayan kürklü, geçkin orospular.
    Ve tüm diğerleri, en kötüleri, alıklar, hınzırlar, kendini beğenmişler, bildiklerini sananlar, bilgiççe gülümseyenler, şişkolar ve genç kalanlar, sütçüler, madalyalılar; çakırkeyif akşamcılar, briyantinli kenar mahalle çocukları, tuzukurular, salozlar. Haklılıklarından güç alıp seni tanık gösteren, yüzünü uzun uzadıya süzen, bağırarak seslenip senden açıklama isteyen ucubeler. Kalabalık aileleri, ucube çocukları, ucube köpekleri olan ucubeler; kırmızı ışıklarda sıkışan binlerce ucube; ucubelerin cırtlak dişileri; bıyıklı, yelekli, pantalon askılı ucubeler; çirkin anıtların önüne paketler halinde boşaltılan turist ucubeler; bayramlıklarını giymiş ucubeler, ucube kalabalık.
  • Peter Cape bu ülkede çok garip şeyler görmüştü: İçine kapanık, ışıksız, karanlık Anadolu şehirleri, çökük avurtlarıyla sigara içen bıyıklı erkeklerle dolu kahveler, sokaklar, derin bir yoksulluk, kendisini ağaca asan aç insanlar, Boğaziçi Köprüsü'nden aşağı atlayarak intihar eden gençler, sokak kapkaççılarının, bilezikleri almak içim kolunu kopardığı kadınlar, dolmuşlar, minibüsler, Cherokee, Lincoln cipler, limuzinler, Lamborghini'ler, Ferrari'ler, beş yıldızlı oteller, Boğaziçi kıyısında bin bir gece masallarını andıran eğlenceler, havai fişek gösterileriü Afgan giysileri içinde dolaşanlar, çıplak mankenler, Beyoğlu barlarında metalciler, satanistler, rock müzisyenleri, her tarafına piercing yaptırmış yeşil, kırmızı saçlı gençler; kısacası anlamak çok zordu bu ülkeyi; anlatmak da öyle.
  • Dağ başındaki Güneylilerin çoğu da çatışmadan sonra yere serilecekti muhtemelen.Cesetleri bir iple karakola sürüklenecek,kimseye haber vermeden kurda kuşa yem edilecekti.Oğullarının öldüklerini bilmeyen anne babalar hayatlarına devam edecekti.Sonra bir gün,kapıda beliren birkaç pos bıyıkli adam,"Oğlunuz kızınız şurda şurda,şu tarihte şehit düştü,"diyecekti."Cesedi yok.fotoğrafı yok.Ondan geriye kalan bir eşyası yok.Sadece partinin teşekkürü var ailesine."
    Kemal Varol
    Sayfa 216 - İletişim