Beyza Yörük, Frida Kahlo'yu inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 5/10 puan

20.yüzyılın popüler ikonlarından hem ressam, feminist, hem de devrimci Frida Kahlo'nun akıl almaz hayatının kaleme alındığı bir nevi biyografi-otobiyografisi.

Tc Kemal Cengiz, Yaşar Kemal'ı inceledi.
12 saat önce · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 8/10 puan

Livaneli ' nin Yaşar Kemal ile aralarında geçen yaklaşık kırk yıllık bir dostluğun acı ve tatlı yönlerini öğrenmek istermisiniz.ben tabiki isterim.hangi olayların olduğunu,olaylar karşısında verdikleri kararları,ve nihayetinde yazarken ićine girdikleri ruh halleri , hepsi kitabımızda.biyografi tarzı gibi gözüksede daha ćok anılar yad ediliyor.yazan da livaneli olunca keyifle okunur.

*falah *, Kafa Kağıdı'ı inceledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · Puan vermedi

1982 yılında kaleme alınan bir eser ve Necip Fazıl Kısakürek ölümünden sadece 1 ay gibi kısa bir süre önce yazdığı eserini zarfa koyup oğluna teslim ediyor. Kitabın son paragrafi bile bosluklardan oluşmakta belki devamı gelecekti lakin ustanin gücü yetmedi buna. Çünkü kitapta yaklaşık 20 yıllık bir zaman dilimini anlatmış. Asıl maceralarının başladığı dönem yok. Yine de okurken keyif aldigim bir kitap. Biyografi alanında en son lise de hocaların zoru ile kitap okumustum. Uzun bir aradan sonra bu eserle başlamak çok güzel oldu.
Okumak isteyen herkese tavsiye ederim.
Bizim kafa kagitlarimizinda zor olsa da güzelliklerle dolu olmasını temenni ederim ..
Hayrli aksamlar , hayrli ramazanlar :)
Es selamu aleyküm :)

Eylem KÖSE, Anneannem'i inceledi.
26 May 17:28 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

" O Günler gitsin, bir daha geri gelmesin"

---
Kısacık bir başyapıt okudum dersem abartmam galiba..
Bir incir kuşlarında ciddi ciddi ağlamıştım, bir de bu kitapta ağladım galiba.
Başka etkilendiğim kitaplarda vardır ama, etkisi geçmeyen, aklımda kalan bunlar olacak galiba.

Oldum olası gerçek yaşam hikayeleri ve biyografi/otobiyografi türü kitapları çok severim.

Yazarın kendi anneannesinin Ermeni olmasını öğrenmesinden sonra yaşanmışlıkları anlattığı bu kitap, 2006 yılında Fransa’da Prix Armenia ödülünü kazanmış ve bugüne kadar sekiz dile çevrilmiş.

Ayşe Y., Fuji - Yama'yı inceledi.
 26 May 15:24 · Kitabı okudu · Puan vermedi

(Bu inceleme kitabın içeriğine dair bilgi içerir!)

FUJİYAMA'DA KENDİNİ KEŞFETMEK
İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı "Fujiyama" adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen "Fujiyama", ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı "Sokrat’ı Anma Gecesi"dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep "Sokrat’ı Anma Gecesi" için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
"Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
"Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
"Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
"Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
"Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Ayşe Ablanın ölümünü zerre kadar umursamazlar. Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı yaşlı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

Gülcan  eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
"Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

"Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.

KİTAPBUCH, İlk Gençlik Çağına Öyküler'i inceledi.
26 May 12:09 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kitabın Yorumu
(3 cildin tamamı)

Serinin birinci ve ikinci ciltleri; günümüz Türk Edebiyatında romancı kimliği ile öne çıkmış, tüm edebiyat türlerinde eserler veren yazar Selim İLERİ tarafından hazırlanmıştır. Üçüncü cilt ise; öykü, biyografi, anı (babası olan Behçet Necatigil'le ilgili çalışmalar), kitap, çocuk kitapları ve çeviri yazarı olan Ayşe SARISAYIN'ın da katılımıyla tamamlanmıştır. Kitap; önemli bir seri ve Türk Edebiyatının başvuru eseridir. Okullarda edebiyat kaynak kitabı olarak tavsiye edildiği bilinmektedir.
Türk edebiyatı eserinin orta öğretim sıralarından itibaren çokça okunmaya başlanması ve çocukların/gençlerin okuma alışkanlığına, hatta tutkusuna erken yaşlarda sahip olması hedeflenmelidir. Çünkü yükseköğretimden itibaren okuma çeşitliliği daha da artmakta, popüler edebiyat okuru fazlaca cezbetmekte ve Türk Edebiyatının temel eserlerine dönme imkânı da azalmaktadır. Türk Edebiyatı türlerinden biri de; yaklaşık yüz otuz yıllık (Nabizade Nazım başlangıç kabul edildiğinde) bir geçmişi olan Türk öykücülüğüdür. Bu kadar uzun zamanda; çoğunluğu hayatta olmayan birçok yazar, gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen madenler gibi okunmayı bekleyen binlerce öykü yazmıştır. İşte bu madenleri ortaya çıkaran bir çalışma olmuş "İlk Gençlik Çağına Öyküler" serisi. Çocukların/gençlerin; yerli edebiyatı tanımaları, hayatı, ülkeyi, kültürü ve insanları anlamaları için bir başvuru kaynağı olduğundan, önemle tavsiye edebileceğimiz bir eserdir. Bu kaynaktan istifadeyle; okur, hangi yazarları ve hangi öyküleri tercih edeceğine karar verebilecek ve kolaylıkla okumalarını sağlayacaktır. Kitabın isminde geçen "ilk gençlik çağı" vurgusu da bu ifadelerimizi destekler niteliktedir.
Serinin ciltleri; tarih sırası gözetilerek derlenmiş, ilk ciltte 35, ikinci ciltte 42 ve üçüncü ciltte 47 olmak üzere toplam 124 yazardan seçilen birer öyküye, her bir öyküden önce de; yazarın kısa hayatına, bazı eserlerine ve yazarla ilgili kısa bir yoruma yer verilmiştir. Yazarlardan seçilen öykülerin, gerçekte hangisi olması gerektiği ve derleyenlerin bu konudaki isabet durumunu yorumlamak için ciddi bir edebiyat altyapısı gerektiğinden bu konuya girmeksizin, seçilenlerin en uygun öyküler olduğunu kabul etmek durumundayız.
Kitabın başarılı bir derleme olduğunu değerlendirmekteyim. Zira Türk Edebiyatındaki öykücüler araştırıldığında, özellikle de oluşturulan ilk 15 veya ilk 30 eser gibi listelere bakıldığında (bu listelerin nesnelliği tartışmaya açık olsa da), İLERİ ve SARISAYAN'ın, önemli yazarları bir kaç istisna dışında kitaplarına dâhil ettikleri görülmektedir. Bu nedenle “İlk Gençlik Çağına Öyküler” kitap serisinin, güzel bir okuma kılavuzu işlevi görebileceği kabul edilmelidir.

Birinci ciltte yer alan yazarların tamamı, hayatlarına şahit olmadığımız, sadece edebiyat kitaplarında isimlerini gördüğümüz veya belki bir - iki eserini okuduğumuz şahsiyetlerden oluşmaktadır. Selim İLERİ, kendi anlatısında; ilk ciltteki yazarların eserlerini çocukluktan itibaren okuduğunu ve kıyı-köşe kitapçılardan, tezgâhlardan edinerek aldığını, çok sayıda yazardan bazılarının ise kitaba sığmadığını ifade etmektedir. Bu cilt; Sami Paşazade SEZAİ ile başlayıp Sabahattin Kudret AKSAL ile bitmektedir. Ahmet MİTHAT ile Aziz Efendi gibi yazarlar kitapta yer almamaktadır. İLERİ'nin Türk Dili dergisinde yayınlanmış bir araştırmasını okuduğumuzda, bu iki yazarın tam olarak öykücü olduklarını düşünmediği anlamaktayız. Yine İLERİ’nin övgüsüne rağmen, Nabizade NAZIM’ da bu cilde girememektedir.
İkinci cilt; Necati CUMALI ile başlamakta ve Rasim ÖZDENÖREN'le bitmektedir. Bu ciltte; 22 öykü sahibi, “Hababam Sınıfı” serisinin de yazarı olan Rıfat ILGAZ ile 44 eseri 4 milyonun üzerinde satan Aziz NESİN'in yer bulamadığını görmekteyiz. Söz konusu iki yazarın seride yer almamasının, bu yazarların mizaha dayalı yazılarının öykü kapsamında değerlendirilmediği yorumuna gidilebilmekteyiz.
Üçüncü cilt, Ayşe KULİN ile başlamakta ve Necip TOSUN ile seri tamamlanmaktadır. Bu ciltteki yazarlar, günümüz edebiyatında etkin olan yazarlar kategorisinde olup, birçok önemli isme kitapta yer verilmiştir. Üçüncü ciltteki yazar seçkisinin başarısı ve isabet durumunu bu günden yorumlamanın zor olacağını, listeyi ileriki yıllarda inceleyenlerin daha isabetli değerlendirmelere ulaşacağını değerlendirmekteyim.
İyi okumalar.

Emin Akın, Mekke'ye Giden Yol'u inceledi.
25 May 10:37 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Mekkeye giden yol aslında bir biyografi romandan öte arap kavimlerinin yaşam şekillerini yaşadıkları coğrafi şartlarını en önemlisi de yaşanmış bir cin olayını anlatması ve Ömer Muhtarlar buluşup beraber İtalyanlara karşı savaşması....Çoktan okumuştum bir solukta bitirmiştir.

Nuri Torun, Alice'in Dünyası'ı inceledi.
 25 May 04:52 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Biyografi tarzında yazılmış bir eser. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Çekoslovakya'da Nazi işgali nedeniyle toplama kampına giden Yahudi bir kadının hikayesi. Burada çocuğuyla birlikte geçirdiği acı dolu yıllara rağmen hala umudun olduğunu gösteriyor bizlere. O zor dönemlerde tek dayanağı oğlu ve müzik olmuş. Theresienstadt toplama kampında ülkede bulunan birçok müzisyen vardır. Alice'de bunlardan biridir ve piyano konusunda mükemmel bir yeteneğe sahiptir. O zor şartlarda dahi piyano sevgisinden vazgeçmez ve konserler vermeyi sürdürür. Tamamen başından sonuna bir başarı hikayesi bence bu kitap. Umudun uzaklarda bir yerlerde olmasına rağmen hala var olduğunu kanıtlıyor...

İlksen Yavuz, Ekmek Parası'ı inceledi.
24 May 20:39 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

#ekmekparası #muzafferizgü #167syf #tavsiyekitap #tavsiye #okurken

Sanırım ben biyografi işini abarttım, gerçek hayat hikayesi olsun da nasıl olursa olsun diyerek bu defa da Muzeffer İzgü'nün yoksul çocukluğundan bir kesiti anlattığı bir çocuk kitabıyla beraberdim bugün. Evet sabah ve akşam 2 part halinde okudum bitti..Boyutunun küçüklüğü ve iri harfleriyle çocuklara özel bir kitaptı ama yetişkinlere de öneriliyordu..O kadar sıcak bir anlatım ve öylesine zorluklar içinde mutlu bir aileydiler ki, ekmek parası kazanmak için çekilen onca çileye karşın nasıl bu kadar mutlu olabildiler diye düşünürken, cevabı anında verebildim. Sevgi..evet sevgi her şeyi hallederdi..Evinizin bir köşesinde bulunsun, mutlu olmak için sebep ararken belki sebeplenirsiniz yazarın mutluluğundan :)

Emre Akay, Biz ki Bir Sahipsiz Hatırayız'ı inceledi.
24 May 20:27 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 8/10 puan

Turgut Uyar'ın şiirlerini okuyup da, Turgut Uyar'ın hayatının satır aralarını merak etmemek olmaz. Tam bir biyografi ya da otobiyografi tadında olmasa da; Turgut Uyar'ın betimlenmesi diyebiliriz. Hayatına dair kısa notlar, şiirleri, arkadaşları, dostları, eşleri ve çocukları. Turgut Uyar'ı kafamızda bir yere oturtabilmek ya da onu anlamlandırabilmek için önemli bir eser.